Animenin bestecisi Kensuke Ushino, özel bir röportaj için masaya oturdu.

Müzik, her animenin omurgasıdır; ancak nadiren Kensuke Ushio'nun film müziklerini tasarlama biçiminde olduğu gibi, daha derine işleyebilir. Anime üzerinde çalışan besteciler genellikle, tüm müziği tek seferde yaratma eğilimindedirler; beste tamamlandığında her şarkıyı bir sahneye uydurmak için yönetmen ile ses yönetmenine teslim ederler. Ushio’nun animasyon başlamadan önce, A Silent Voice ve Liz and the Blue Bird'ün senaryolarını ve temalarını şekillendirmeye yardım ettiği yönetmen Naoko Yamada ile yaptığı çalışmalarda, genel besteci yönteminin tam tersini gördük. Tüm bunlar ve Masaaki Yuasa ile Ping Pong the Animation ve popüler seri Devilman Crybaby’deki iş birlikleri sayesinde Ushio, yönetmenlerle projelerinde çalışmakla kalmayıp aynı zamanda iş birliği yaparak olağanüstü bir yetenek sergiledi.

Masaaki Yuasa’nın en son ve eğlenceli eseri Keep Your Hands Off Eizouken!’i takip eden on bölümlük Japan Sinks 2020... Eizouken'den oldukça uzak olan bu yeni dizi, izleyiciye daha düşünceli, zor ve samimi bir deneyimle beraber yönetmen ile Ushio arasındaki bambaşka ve etkileyici bir işbirliğini de sunuyor. 

Zoom aracılığıyla yapılan bu röportajda Ushio’nun, Masaaki Yuasa ile iş ilişkisi, film müziği temasının oluşum sürecini ve kavramsal sanatçı Marcel Duchamp'ın çalışmalarında en önemli bulduğu şeyi nasıl somutlaştırdığı ile ilgili detaylara ineceğiz. Umarım okuyucular olarak sizler de Kensuke Ushio ile yapılan bu röportajdan benim kadar keyif alırsınız. İyi okumalar.

Image

Pekala, ilk olarak Japan Sinks 2020'ye nasıl dahil oldunuz? Projeye yaklaşımınız nasıl oldu?

Masaaki Yuasa ile birlikte Devilman Crybaby’yi bitirdikten sonra, bana yeni bir konu üzerinde çalıştığından bahsetti ve beni bunun bir parçası olmam için davet etti. Sanırım… İki yıl mı önce miydi? Bir buçuk yıl belki de. Projenin en başından beri oradaydım.

Yuasa ile Ping Pong the Animation ve bahsetmiş olduğunuz Devilman Crybaby gibi birkaç farklı projede beraber çalıştınız. Çalışmış olduğunuz diğer yönetmenlere göre Yuasa ile çalışmanın nasıl bir şey olduğunu tarif edebilir misiniz?

Şey, biliyor musunuz, o benim ergenlik kahramanlarımdan biri. Onun çalışmalarını, onunla çalışmaya başlamadan öncesinde de seviyordum, The Tatami Galaxy gibi, bu benim unutulmaz animem, o diziyi gerçekten seviyorum. Yasua-san ile beraber film müziği yapmak bir nevi krala meydan okumak gibi bir şeydi. [Naovo] Yamada-san ile beraber A Silent Voice ve Liz and the Blue Bird’de çalıştığım zamanlarda, biz aynı neslin birer parçasıyız ve kolayca bir bağ kurulabiliyor. Eğer bir müzik grubunda olsaydık, ben klavye çalardım, Yamada-san da vokal olurdu. Gerçekten arkadaşça bir iş ilişkisi. Ama Yuasa-san ile beraberken bende ona karşı saygı uyanıyor, yani bu gerçekten de krala meydan okumuşum gibi hisettim.

Bu çok ilginç. Hiç nesil farkı hakkında düşünmemiştim. Yamada’nın sizin nesilden olduğunu ama Yuasa’nın bir efsane olduğunu söylediniz. Bu gerçekten ilginç bir dinamik.

Yamada ile birlikte olan eseriniz yoğun bir işbirliğine dayanıyor. Liz and the Blue Bird’de filmin büyük parçalarını beraber şekillendirdiniz. Bu, Yuasa ile beraber çalışırken de aynı mıydı ya da sana yapmanı söylediği şeye bir cevap olarak mı çalışıyordun?

Genellikle bir film için müzik yaparken iki aşama vardır: Birincisi kompozisyon, ikincisi film ile müziği birleştirmek. Müziği sahnelere zamanlamak. Bu son miksajdır. Krala meydan okumaya, Japan Sinks’in müzik kompozisyonu ile başladım. Yuasa-san ile beraber stüdyoda çok fazla şey yaptım. Bu, Yuasa-san ile daha önceki çalışmalarına göre tamamen farklıydı. Devilman Crybaby ve Ping Pong the Animation’da yaptığımız zamankinden çok farklı bir süreçti. Oralarda müziği besteledim ve teslim ettim. Japan Sinks’de ise son miksajda Yuasa-san ile beraber çalıştım. Yuasa-san ve ben, zamanlamaları beraber yaptık – hangi parçanın hangi sahnede olması gerektiğine birlikte karar verdik: Müziğin pik yaptığı yerlere büyük sahnelerin uydurulması gibi. Özel sahnelere müziğin uyması üzerinde çalıştık. Bu şekilde ortak çalışmak gerçekten çok güzeldi.

Bu gerçekten de kulağa harika bir tecrübe gibi geliyor.

Sadece film kompozisyonu değil, aynı zamanda film aranjmanı da vardı. Hali hazırda şarkıları bestelemiştim ama sonrasında bunu Yuasa-san'ın filmiyle aranje ettim. Yani, gerçekten de ilginçti. Gerçekten zorlayıcıydı! Bazen berbat ettim. Kafa karıştırıcı bir süreçti! Gerçekten zor!

Evet, öyle görünüyor. Normalde bir besteci tek seferde tüm bu müziği yaratıyor ve sonra onu yönetmene ve belki de ses yönetmenine veriyor ve son miksajı onlar yapıyor.

Evet, evet.

Büyük bir meydan okuma olmalı, ama aynı zamanda da bu şekilde bir iş birliği özel bir fırsat.

Evet, ve çok uzun zaman aldı! Ve 5.1 kanallı surround sese ihtiyacımız vardı. Bu yüzden her hafta aranjman yarattık ve surround sese miksajını yaptık ve filme uydurduk.Gerçekten zorlayıcıydı ve çok zordu.

Hayal edebiliyorum!

Evet. Tam bir kabus!

Image

Söylemeliyim ki, son müzik seriden ayrı değerlendirilmesi gereken çok özel bir müzik. Film müziğinin bazı bölümlerinin çok güzel, üzücü ve samimi olması benim için gerçekten enfes ancak bazı bölümleri korkutucu ve gürültülü, özellikle ‘earthquake i.” parçası.

Evet.

O parça gerçekten çok korkutucu. Depremde olduğunuzu, bu korku hissine sahip olduğunuzu ve neler olup bittiğini bilmediğinizi hissediyorsunuz. Melodik güzellik ile gürültülü, korkutucu bölümleri nasıl dengelediğinizi sormak istiyorum.

Bunu açıklamak için uzun bir zamana ihtiyacım var. İlk olarak biraz gerilere gitmek gerekiyor; ilk sahnelere... Rising Sun serisi için bir karakter parçası bestelemiştim. O şarkı temayı temsil ediyordu. Bununla beraber, genel hissiyatı, günlük hayatı ifade etmem gerekiyordu. Günlük hayat ile sonra meydana gelen çöküş arasındaki dengeyi kurmam gerekiyordu – ikisi beraber. Ben de saha kayıtları ile besteledim. Taşınabilir bir mikrofon aldım ve farklı sesleri kaydettim. Parka gittim ve ayak sesleri, parkta oynayan çocuklar gibi farklı sesleri kaydettim – bu sıradan günlük hayat hissini oluşturdu. Ardından, bu sesleri sahnelerde kullanmak için sentezledim ve parçaladım. Bu sesleri aldım ve büyük deprem sahnesinde ve toplumun çöküşü seslerinde kullandım. Yani, deprem parçalarında, gerçekten bu korkunç, devasa parça, ama içindeki sesler daha sakin, günlük hayat şarkılarında kullanılan alan kayıtları ile aynı. Gerçektende derecelendirme fikri ile beste yapmaya çalıştım. Ölçeğin bir ucunda çöküşün yoğunluğu, diğer ucunda ise günlük hayatın sakinliği var, ama aynı sesler onları birbirine bağlıyor. Yani deprem şarkılarında bile, hala içinde gömülü günlük hayatın anısına sahipsiniz.

Image

Bu harika! Lizand the Blue Bird hakkında konuştuğumuz zaman hakkında çok düşünüyorum. Ayrık ve ortak asal kavramlardan ve bu kavramların film ile film müziğini nasıl birbirine bağladığından bahsetmiştiniz. Japan Sinks'i birbirine bağlayan şey, günlük yaşam kavramı gibi görünüyor. Bu başından beri aklınızda olan bir şey miydi?

Evet, evet. İlk olarak, Yuasa-san bana bunun büyük, epik bir hikaye olmaması gerektiğini söyledi. Bu hikaye bir aile hakkında. Bir ev hakkında, bilirsiniz. Dua ve reenkarnasyon kavramı vardı. Bir tür döngü ya da bir şeyi bırakma hissi. Dizide Japonya yıkılıyor ve çöküyor, bu temada birçok şey ifade ediliyor, kintsugi (çömlekleri kırık yerlerinden altın vernik ile birleştirerek tamir eden Japon sanatı) gibi şeyler. Bu reenkarnasyon fikri, seri için gerçekten önemli bir kavram. Kavramı bir döngü gibi hayal ettim, bu yüzden konu için döngüsel müzik temaları kullanmaya karar verdim. Ayrıca Yuasa-san bunun küçük, ufak bir hikaye olduğunu söyledi, yani döngüsel müzik, ama EDM (elektronik dans müziği) gibi değil. Trans, EDM ya da büyük oda tekno müzik değil. Küçük oda müziği. Şahsen, bunun bir çeşit house müzik olarak düşündüm [Güler]. Yuasa-san bunun tek aile, tek bir ev hikayesi olduğunu söyledi. Bu sadece bir şakaydı ama ben bu house müziği bir kenetleyici olarak kullandım. Bu farkındalığa ilk vardığımda, saha kayıtlarını, küçük, minik sesleri gerçekten doğal müzik döngüleri yapmak için kullandım.

Bunu neo-house müzik olarak tanımlayabiliriz.

[Gülüşürler] Evet, evet!

Bu çok özel! Kintsugi terimini kullandığınızı farkettim, elinizde kırık bir çömleğiniz var ve bunu altın ile birleştiriyorsunuz değil mi?

Evet.

Yani bu seri için büyük bir tema mı – bir şeyler kırılıyor ve yeniden bir araya mı geliyor?

Aynen öyle. Bir başlığa ihtiyacımız vardı, ‘Rising Sun’a bu şekilde ulaştık.

Bu şahane! Bir şeylerin bir yerde, bir zamanda kırıldığında, bunun onları daha öncekinden daha güzel hale getirmesi fikrini çok ilginç buluyorum.

Evet.

Sormak istedim – Yamada ile çalışırken, onun animasyon stili çok saf, temiz ve çok zarif, Yuasa’nın animasyonu çok etkileyici olabiliyor…

Evet, evet!

Ve çok fazla duygu var.

Ve çok eğlenceli!

Doğru, doğru. Gerçekten de çok eğlenceli! Yuasa’nın animasyon stili, onunla çalıştığınız zamanlarda yaptığınız bestelerinizi etkiliyor mu?

Evet, hem de çok. Yamada-san’ın filmlerinde, gerçekten ufak ve samimi şeylere odaklanıyorlar, onlara yakın bir çekimden dahil oluyorlar. Yamada-san için incelikli hikaye anlatmak büyük hikaye anlatmaktır ama Yuasa-san’ın animasyon stili eğlence dolu. Bu eğlence kısmına değinmem gerekiyordu. Bu yüzden, yüksek bir tempoya veya hip-hop parçalarına ihtiyacımız vardı. Bu animasyon stili bana gerçekten ilham verdi.

Ping Pong the Animation’ı bitirdikten sonra, büyük bir after-party vardı. Saat sanırım sabah 5 ya da 6’ydı ve herkes zombi gibi görünüyordu. Bütün akşam ve sabahın erken saatlerine kadar dans etmiş ve terlemiştik. Yuasa-san hala dans ediyordu [Güler]. Gerçekten, gerçekten çok iyi dans ediyordu. Gerçek anlamda çok güçlü bir partiydi ve herkes çok eğlenmişti. Hepimiz onun bir efsane olduğunu biliyorduk. Ama dansında güçlü bir şey vardı, bir tür ilkel zevk ya da bir masa tenisi maçı gösterme şekli ya da animasyon yoluyla destansı bir hikaye anlatması gibi bir şey. Eğlence doluydu. O günlerde çizim ve animasyonlarını Twitter’a yüklemişti, eğlenceli ve ilginçti. “Oh, çizmek gerçekten eğlenceli!” diye tweet de atmıştı. Bu… bana gerçekten ilham vermişti. Bu resmen ilkel bir tutku. Bu jadar uzunnnn bir kariyere sahip olup bu kadar uzun süre çalışan bir animasyon yönetmeninin bu ilkel tutkuya ilk günkü heyecanla sahip olmak ve bunu korumak cidden çok zor ve o, bunu başarıyor. Animasyon yapmak için onun bu ilkel dürtüsünü hep korudu. Belki 50'lerini aşmıştır [Güler] ve bu muhteşem! 

Sabahın beşinde dans etmesiyle ilgili hikayeyi duyduğuma çok sevindim! Bu gerçekten mükemmel çünkü işinde ortaya çıkan yaşamla ilgili bu neşeye sahip olduğunu söyleyebiliyorsunuz.

Evet, evet.

Bu tür bir animasyon için yazılmış olan müziğinizi duymanın gerçekten özel olduğunu söylemeliyim, çünkü üzgün ya da acı veren bölümlerde bile hala bu neşe ve mutluluk duygusu var.

Kesinlikle. Ben de öyle düşünüyorum.

Image

‘Eruption’ parçasının arka planında ve diğer bazı şarkılarda da görünen ilahiler var. Acaba o sesi dahil etme kararından biraz bahsedebilir misiniz?

Japan Sinks’de gerçek anlamda ilkel bir din var. Yuasa-sa bu dinin olduğunu ve bunu ifade etmeye çalışmamı söyledi. Bir Avrupa, bir Asya, bir Amerika dini değildi. Her şeyin kökünde olan gerçekten çok ama çok ilkel bir dindi. Bu din, Japonya’nın çöküşünden sonra ortaya çıkıyor. İlahilerin girdiği yer, dinin başladığı zaman. Ama o sesler, Japon geleneksel sesleri ile Asya, Avrupa ve Amerika seslerinin karışımı. Çok ama çok ilkel olması gerekiyordu. Yani, tamamen yeni bir din yaratamazdım. Ama onları karıştırabilirdim – bu çok ilginç oldu. İlk defa Devilman Crybaby’de ilahileri dahil ettim. Yani bu bir nevi bir üst seviye oldu.

Evet, kesinlikle. Bana birazcık karakterlerinin farklı dillerin karışımını konuştuğu Clockwork Orange’ı hatırlattı.

Evet. Bu karmaşık bir kültür karışımı.

Bu çok ilginç. Bunun gibi küçük ayrıntılarla bile, hikayenin bölümlerini müzikle bir araya getiriyor gibisiniz. Küçük ve samimi hikaye fikrine tekrar dönmek istiyorum. Pek çok insan bu dizinin çok büyük, büyük bir olay, bu büyük felaket hakkında olacağını düşünebilir, bu yüzden Yuasa-san'ın size “Hayır, bu bir aile hakkında küçük bir hikaye.” demesi ilginç. Küçük bir aile üzerinden büyük bir felakete bakmak nasıl özel bir hikaye yaratır? Ve bu yazdığınız müziği nasıl etkiledi?

Hmm, bir düşüneyim… Bu büyük bir soru! [Gülüşürler] Devilman Crybaby’yi yaptığımız zaman, gerçekten epik bir hikaye vardı. Büyük bir hikaye konusu. Ama bu sefer, bireylerin küçük duygularına odaklanmak için gerçekten küçük, minicik bir aileye odaklandık. Anne, kızı ve sevdiği kişi arasında bir dinamik vardı. Küçük, samimi bir aşk hikayesiydi. Küçük bir aşk hikayesi. Felaketle birlikte…

Destansı, dramatik hikayeden tamamen farklı çünkü başlangıçta bunun normal bir şey, normal bir durum olduğu hissine kapılıyorsunuz. Ve sonra büyük bir değişiklik oluyor. Ancak odak noktası, bu devasa durumdaki küçük duygu değişiklikleri ve geçişleridir. Hiç böyle bir durumda olmadım, bu yüzden düşünmek zorundaydım - kendimi başkalarına gerçekten yardım etmek istediğim bir durumda hayal ettim, ama sadece bir şişe suyum var... bunu başka bir grup insana mı yoksa kendi aileme mi sağlamalıyım? Bu gerçekten ciddi bir soru, değil mi? Günlük yaşamda bunu asla düşünmek zorunda kalmazsınız, ancak bu olağanüstü durumda yiyeceğiniz, suyunuz, yaşanacak eviniz yok. Bu gerçekten zor bir hikaye. Bu gerçekten ilginç.

Şimdi, ikinci soruya gelelim. [Gülüşürler]

Daha önceden de söylemiş olduğum gibi, bu şarkıların geçişleri aracılığıyla, günlük yaşam ve çöküş arasında bir denge var. Her şey büyük felakete değil, insan duygusuna odaklanıyor. ‘Earthquake’ parçaları için – bu bir oyun terimi ama – birinci şahıs hikayesinden bahsedebiliriz. Yani bu yönüyle diğer film müziklerinden farklı.

Bu bana tamamen mantıklı geliyor.

Hatırlıyor musun bilmiyorum ama Liz and the Blue Bird röportajımızda filmin ilk başlarının beni ağlattığından ama sebebini bilmediğimden bahsetmiştim – Mizore ve Nozomi’nin müzik eşliğinde sadece yürüdüğü zaman. ‘the way we were.’ Parçasında da buna benzer bir an yaşadım. Bana, sessiz bir odada oturup eski resimlere bakmayı düşündüren çok samimi bir şey vardı. Sırf çok güzel olduğu için sormak istedim, bu şarkının tüm dizi için ne önemi var?

[Güler] Çok teşekkür ederim. Toplumun çöküşünün ardından oluşan günlük hayat gibi. Saha kayıtlarında park gürültüsünü duyabiliyoruz. Seride, kadın kahramanın ismi, Japonca’da ‘yürümek’ anlamına gelen Ayumu. Depremlerin ardından kadın kahramanımız ileriye doğru yürümek zorunda kalıyor, felaketten sonra bile. Yürümeye devam ediyoruz. Bir şey olursa, en kötüsü olsa bile, bir felaket anında bile yürümeye devam etmelidir. Belki de [Güler] bu yüzden ağlamışsındır. Böyle düşünüyorum. İnsanların nasıl yürümeye devam ettiğini gerçekten ifade ediyor. Parçanın anlamı bu.

Sanki bu şarkı sadece bir an için değil, tüm dizi için büyük bir tema. Sadece devam etmelisin.

Evet.

Evet, sadece bir sorum kaldı ama oldukça büyük bir soru.

Pekala...

Image

Anime, film ya da herhangi bir şey izlediğimde, en önemli şeyin görseller olduğunu düşünürdüm; tüm müzik ve seslerin ikinci planda geldiğini – görseli desteklemek için olduklarını... Ama A Silent Voice’u ilk defa izlediğimde, bir uyanma yaşadım ve görsel ile sesin birlikte çalışıp birbirleriyle iletişim kurabildiğini fark ettim. Sanki ses ve görsel arasındaki iletişim şekli kariyerinizin büyük bir kısmını oluşturuyor. Yaratıcılarla çok yakın bir şekilde çalışabiliyorsunuz ve bu harika bir müzikle sonuçlanıyor. Tüm bunları göz önünde bulundurarak, bir film müziği bestelerken ne istiyorsunuz? Müzik oluştururken en büyük umudunuz, en büyük arzunuz nedir?

[Gülüşürler] Bu gerçekten de devasa bir soru!

Tamam… Bu benim bir müzisyen olarak tüm hayatım için, sadece film müziği bestecisi olarak değil. Bildiğin gibi ben aynı zamanda bir icracıyım yani dürüst olmak gerekirse bir müzisyenim – ‘ifade etmek’ sözcüğünü kullanmaktan nefret ediyorum, herkes ‘ifade etmek’ kelimesini… gitar çalarsın ve her zaman sözlerle bir şeyler ifade edersin [sinir bozucu bir şarkıcı-söz yazarını taklit eder], bunu gerçekten sevmiyorum –İfade etmek istemiyorum.

Ben sağlam bir şey yapmak istiyorum.

Bir film müziği bestelerken, senin de söylediğin gibi, sürekli yaratıcılarla beraber çalışmaya çalışırım. Amacım, gerçekten sağlam bir dünya oluşturmak için yaratıcılarla birlikte çalışmak. Kurgu yapıyoruz ama bu kurgusal dünyayı kurgusal değilmiş gibi yapmalıyız. Açıklaması çok zor… Biraz düşüneyim…

Ancak yaratıcılarla yakın işbirliği yapmak istememin nedeni budur. Olabilir. Öyleyse… Neden bu kadar kavramsal beste yapıyorum? ... Neden? [Güler]

Benim kahramanım Marcel Duchamp. Bir sanat enstalasyonu olarak müzeye pisuar koyan, 20’li yaşlarında bir sanatçıydı. Gerçekten benim kahramanım ama… amacı ne? Çok zor gerçekten. Bu soruya başka bir zaman cevap vereceğim.

Image

Hayıııır!

 [Gülüşürler]

Ama bunun hakkında düşünmem gerekiyor. Belki… Belki bir şey yapmak istiyorum. Bu benim için gerçekten önemli bir terim. Bir şey yapmak. Yapmak. İfade etmek değil. Dünya yaratmak istiyorum. Müziği sağlam yapmak istiyorum. Devrim niteliğinde müzik yapmak istiyorum. Bir şey yapmak istiyorum, ifade etmek değil. Bu yüzden kavramın gerçekten sağlam bir köküne ihtiyacım var, oluşturmak istediğim dünyanın gerçekten güçlü bir konseptine ihtiyacım var. Bunu gerçek kılmak istiyorum. Nedeni ve amacı bu, sanırım. Bir anlam ifade etti mi?

Tamamen mantıklı. Yüzde 100. Evet.

Öyle mi?

Bu kadar zor bir soruyu cevapladığınız için teşekkür ederim. Gerçekten ama gerçekten bu cevabı çok sevdim.

Oldu mu?

Evet, mükemmel. Bence pek çok kişi bu büyük açıklamaları yapmaya ve yaptıklarıyla ilgili bu büyük terimleri kullanmaya çalışıyor. Ve bazen bunun sadece akıllıca duyulmasını istedikleri için olduğunu düşünüyorum. Cevabınızın sadece "Bir şeyi gerçeğe dönüştürmek istiyorum" olmasına gerçekten saygı duyuyorum.

Buna çok sevindim. Belki de benim kahramanım Marcel Duchamp da bir şeyi gerçeğe dönüştürmüştür. Farklı bir şey yapmıştır. Belki sanatı farklı yapmıştır. Duchamp'tan sonra sanat dünyası tamamen farklılaştı. Bir devrim yaptı. Bu yüzden onu, işini seviyorum. İşte bu, mantıklı. Tamam! [Güler, rahatlayarak iç çeker]

Çok teşekkür ederim, gerçekten çok iyi oldu! Çok fazla kendim hakkında konuşmak istemiyorum ama…

Sorun değil.

Üniversitedeyken şiir okudum, bu gerçekten kalbime dokunan bir şeydi. Şiir yazmayı ve okumayı seviyorum. 20. yüzyılın başlarından kalma bir şair, Gertrude Stein vardı…

Hiç duymadım!

Harikadır. Önceden, her şey çok formülseldi ve kurallara bağlıydı. Sonra o ve modernistler ortaya çıktı ve tüm bu kuralları çiğnediler. Kafiye ya da ritmi olmayan şeyler yazardı. O sadece… bir şeylerin listesini yazardı ve ona şiir derdi. Ondan sonra, tüm İngiliz şiir dünyası tamamen açıldı. Bu yüzden Duchamp hakkındaki duygularınızla çok ilişkilendirdim, sanırım.

Evet, evet. Sanırım aynılar.

Ve kurallara uymayı ve herkesi sizi ve işinizi sevdirmeyi umursamadan bir şey yaratmak gerçekten onur verici. Sadece bir şeyler yaratmakla ilgili.

Evet. Bu benim için gerçekten önemli. İyi bir müzik öğrencisi değildim, bu nedenle kendi iyiliğim adına bir devrim yapmalıydım. [Güler] Bestelemek gerçekten çok eğlenceli. Yuasa-san ile aynı. Bir şeyler yapmak gerçekten eğlenceli.

Kaynak: Crunchyroll

Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)

Facebook Yorumları



Disqus Yorumları