Serinin en iyi halkası… Yani en azından şimdilik.

>ÖNEMLİ NOT<

 Eğer Part 1’in anime incelemesini okumadıysanız ilk önce onu okumanızı tavsiye ederim, çünkü o incelemede anlattığım şeyleri burada tekrar etmeyeceğim. Ayrıca doğal olarak, bu inceleme Part 1 hakkında spoilerlar içeriyor. Part 1 incelemesine gitmek için buraya tıklayabilirsiniz.

SENARYO

 Bu seferki tuhaf maceramız, Jonathan’ın ölümünden yaklaşık 50 yıl sonrasını konu alıyor. Speedwagon, çoktan bir petrol devi olmuş ve dünyanın ekonomisine yön verebilecek kadar büyük bir servete sahiptir. Kurduğu vakıf ile beraber taş maskelerin arkasındaki gizemi araştırmaktadır. Bu sırada ise taş maskelerden onlarcasının bulunduğu bir sütunu keşfederler, sütunun içindeyse kanlı canlı bir insan bulunmaktadır. Speedwagon, Part 1’den tanıdığımız ve artık Dalga Tapınağı’nın başına geçmiş olan Straizo’yu bunları görmesi için sütunu buldukları yere getirir. Ancak Straizo, Speedwagon’a ihanet eder ve sütundaki maskelerden birisiyle kendini vampire dönüştürür.

 Bu sırada ise Jonathan’ın torunu olan Joseph, New York’ta babaannesi Erina ile beraber yaşamaktadır. Bir sokak satıcısından kola satın alırken cüzdanı çalınır ve hırsızın peşine düşer. Ancak, bu hırsızın bir ara sokakta onu tanıyan polisler tarafından köşeye sıkıştırılıp dövüldüğünü görünce hırsızı kurtarmaya karar verir. Polislerin icabına bakıp, isminin Smokey olduğunu öğrendiği bu hırsızı kurtardıktan sonra onu Erina ile tanıştırır ve tanışmalarının şerefine üçü beraber bir akşam yemeğine çıkmaya karar verir. Bu akşam yemeğinde karşılaştıkları birisinden Speedwagon’un başına gelenleri öğrenirler. Ardından Smokey ile beraber bir kafede otururken Straizo ile karşılaşır. Straizo’yu alt edip ondan Speedwagon ve sütundaki adam hakkında bilgiler alıp Meksika’ya doğru yola koyulur.

 Eğer aranızda, “Lan bu senaryo özeti ne misk öküzü, oldu olacak bir de tüm senaryoyu yazsaydın.” diyecekler varsa sakın demesin, çünkü JoJo’nun Meksika’da yaşadıklarını ve oradan İtalya’ya geçişini özete katmadım. Animenin asıl konusu İtalya’dan sonra başlıyor. Bu anlattığım kısımlar ve Meksika kısımları prolog gibi bir şey.

 Part 1’in senaryosunun en büyük eksisi çok kısa olmasıydı, elindeki güzel hikayeyi yeterince dolu dolu işleyememişti. Ancak bu partta böyle bir sorun yok. Hikaye çok güzel bir anlatıma sahip, ne çok yavaş ne de çok hızlı. David Production, ellerindeki hikayeyi on yedi bölüme uyarlamayı çok iyi başarmış. Her olayın gelişimi oldukça doğal hissettiriyor.

 Senaryonun tek eksisi ise, birkaç senaryo açığı barındırması. Ancak bunlar ilk izlemede fark edilmesi oldukça zor açıklar olduğundan seyir zevkini düşürmüyor.

KARAKTERLER

 Part 2, kendinden önceki parta göre karakterler açısından oldukça zengin. Part 1’deki iki karakterin dominasyonuna kıyasla bu animede öne çıkan yedi karakter var. Bunlardan üçü ana karakter, üçü kötü adam, ve son kalanı ise yardımcı karakter ama ne yardımcı karakter… Gördüğüm en iyi yardımcı karakterlerden birisiydi.

Joseph JoestarThe JoJo

 Jonathan Joestar’ın torunu olan Joseph, Dalga eğitimi almamasına rağmen küçüklüğünden beri Dalga kullanabilen bir genç. Babası, o daha yeni doğmuşken savaş sırasında hayatını kaybetmiş, annesi ise bu olayın üzerine kayıplara karışmış. Bunların sonucunda da Joseph’in hayatı boyunca sahip olduğu tek aile babaannesi Erina ve babası gibi gördüğü Speedwagon olmuş.

 Bir izleyicinin JoJo ile ilgili söylediği şu cümle hala aklımda, “İlk partta beyefendilik, ciddiyet ve mertlik varken, ikinci partta üçkağıtçılık, kurnazlık ve komedi ön planda.” (Umarım doğru hatırlamışımdır, üstünden 1-2 yıl geçti) Joseph de bu tanıma uyuyor, üçkağıtçının ve şaklabanın önde gideni. Aslında dışarıdan her ne kadar bir serseri gibi gözükse de, özünde tıpkı dedesi gibi mert birisi. Ama kesinlikle bir beyefendi değil. Ayrıca yeri geldiğinde de oldukça nükteci. Bu yönlerinden dolayı da kendisi izleyiciler arasında en çok sevilen JoJo. Benim için ise Jonathan en üstte iken diğer JoJolar aynı sırada.

Caesar Anthonio ZeppeliThe Playboy

 Caesar, Will A. Zeppeli’nin torunu. İlk başta onunla Joseph arasındaki ilişkinin tıpkı Will ve Jonathan arasındaki gibi iyi bir arkadaşlık olacağını düşünmüştüm ama bu ikili tam tersine, ilk karşılaştıkları andan beri birbirlerinden tiksiniyorlar.

 Caesar için Jonathan’ın çapkın versiyonu desek yanlış olmaz. Sadece konu aile geçmişine geldiğinde sakinliğini kaybedip saçma sapan şeyler yapabiliyor. Onun dışında ise oldukça beyefendi birisi. Ayrıca dalga kullanmakta da oldukça başarılı. Adamın kendine özel tekniği bile var.

Lisa LisaThe MILF

 Joseph’in Venedik’te tanıştığı gizemli Dalga kullanıcısı. Kendisini Joseph’e Caesar’ın eğitmeni olarak tanıtıyor ve Joseph’i Sütundaki Adamlar ile savaşması için bir ay boyunca eğiteceğini söylüyor.

 Lisa Lisa’yı tanımlamak için fazla söze gerek yok. Kendisi çok iyi bir Dalga kullanıcısı ve en az o kadar da iyi bir öğretmen. Oldukça güçlü bir kişiliğe sahip olmasının yanı sıra en kritik anlarda bile soğukkanlılığını kaybetmeden karar verebilen birisi.

Sütundaki Adamlar (Soldan Sağa Doğru: Esidisi, Wamuu ve Kars)Aztec Gods of Fitness

 Part 2’nin kötü adamları olan Sütundaki Adamlar, çok uzun yıllar önce Aztek diyarlarında yaşamış olan ve iki bin yıldır sütunun içinde uyuyan kişiler. Kendileri insanlardan daha üstün bir ırka mensup ancak gün ışığına çıkamıyorlar ve bu zayıflıklarını gidermek için taş maskeleri yapıyorlar. Ancak denemelerinin hiçbiri başarıya ulaşmıyor. Ta ki son taş maskeye kadar. Bu maskeyi tamamlamak için Aja’nın Kırmızı Taşı denilen bir taşa ihtiyaçları var ve amaçları da bu taşı bulmak.

 Sütundaki Adamlar bana göre Part 1-2-3-4’ün kötü adamları arasındaki en başarılı olanları. Çünkü diğer kötü adamlara baktığımızda, kendi zevkleri için insan öldürüyorlar ve hiçbir canlıya karşı sevgi beslemiyorlar. Ancak Sütundaki Adamlar öyle değil. Onların tek nefret ettiği ırk, sürekli karşılarına çıkan insan ırkı. Hatta Kars hayvanları ve bitkileri oldukça seviyor. Mesela bir sahnede alkolik bir sürücünün yoldaki köpeği ezmemesi için sürücünün kollarını kesip arabanın yönünü değiştirtiyor, başka bir sahnede de yerdeki çiçeklere çarpmamak için kendini duvara çok sert bir biçimde çarptırıp düşüş açısını değiştiriyor gibi gibi. Her ne kadar onların amacı kusursuz ırk olup dünyanın tepesine oturmak olsa da zaman zaman amaçlarının bu olduğunu unutuyor ve onlara karşı sempati beslemeye başlıyorsunuz, yani en azından Wamuu’ya karşı.

Rudol von StroheimSempatik Nazi

 Stroheim, benim Part 2’de en sevdiğim karakter oldu. Kendisi Sütundaki Adamlardan ilk keşfedileni (Santana, 4üncü Sütundaki Adam) bulan, Meksika’daki Nazi kuvvetlerinin komutanı. İlk başta sırf Nazi olduğu için tam bir pislik olarak resmedileceğini düşünsem de Araki hiç de öyle yapmamış, hatta tam aksine izleyicinin ona karşı sempati duymasını sağlamış.

 Aslında Stroheim’ın çok özel bir yanı yok. O tam anlamıyla sıradan bir binbaşı. Ülkesine karşı çok derin bir sevgi besleyen ve vatanı için seve seve canını feda edebilecek birisi. Zaten insanların onu sempatik bulmasının en büyük sebebi de bu, sıradan bir asker olması.

GÖRSELLİK

 Part 1 ve 2 aynı sezon içinde yayınlandığından dolayı ikisinin görselliği hemen hemen aynı. Aralarında sadece tek bir fark var o da Part 2’deki arka plan değişimlerinin daha renkli ve canlı olması. Part 1’deki arka plan değişimlerini hatırlayalım, genelde gri tonlar kullanılır ve sahnenin olabildiğince karanlık olmasına özen gösterilirdi. Ancak Part 2’de tam tersi olarak arka planlarda çok canlı tonlar kullanılmış. Sadece bu bile Part 1 ve 2’nin JoJoları arasındaki farklılıkları göstermek için yetiyor da artıyor.

 Görselliğin bu parttaki tek eksisi on dokuzuncu (ya da bu partı ayrı bir sezon sayanlar için onuncu) bölümdeki görsel hatalar. İlk izleyişimde gözüme batmamıştı ama bu incelemeyi yazmak için animeyi tekrar izlerken gözüme çarptıklarında ne kadar rahatsız edici olduklarını fark ettim. On dokuzuncu bölümün yapım aşamasında görüntü yönetmeni hastalandı da, bu görüntüleri amatör birisine mi yaptırdılar bilmiyorum ama çok fazla perspektif ve oran hatası var.

MÜZİKLER ve SESLENDİRME

 Part 2’nin açılış klibi tam anlamıyla muhteşem. İlk açılış klibindeki CGI kullanımı burada da devam etse de, çok canlı renklerin kullanıldığı ve üst düzey bir ressamın elinden çıkmış gibi duran çizimler de mevcut. Zaten canlı renklerin kullanıldığı çizimler Part 2’nin kişiliğinin temelini oluşturan ögelerden birisi. 

 JoJo serisinin bu açılış klibi olan Bloody Stream, izleyiciler arasında en çok sevilen açılış klibi olma özelliğine de sahip ve bunun en büyük nedeni şarkısı. Bana göre, Bloody Stream şarkısını en iyi özetleyen kelime estetik. Şarkı üstünde çok fazla konuşmaya gerek yok, çünkü bu şarkı sadece deneyim edilerek anlaşılabilecek şarkılardan. Ayrıca tıpkı Part 1’in açılış klibinin sözleri gibi, Bloody Stream’inkiler de anime ile çok uyumlu.

 Bu açılış klibi de tıpkı ilki gibi oldukça derin detaylar içeriyor. Bu detayları merak edenler Part 1 incelemesinde de önerdiğim şu videonun ikinci yarısını izleyebilir.

(Bu video Part 1 ve 2 spoilerları içermektedir)

 Kapanış klibi hemen hemen Part 1’deki kapanış klibinin aynısı olduğundan değinilecek ekstra bir kısmı yok.

 İlk partta soundtrackler Viktorya Dönemi ile uyumluydu, bu partta ise, Aztekler ve 1930’lar ile uyumlu. Soundtracklerin hepsi güzel olsa da içlerinden aklımda yer eden sadece bir tanesi var Sütundaki Adamlar tema müziği. Bu tema müziği, bana göre JoJo serisindeki en iyi ikinci soundtrack. Birincisi hangisi diye soracak olursanız, onun sırası ilerleyen incelemelerde gelecek.

 Part 2’nin seslendirmeleri, Part 1’deki seslendirmelere göre kat kat daha iyi. Her karakterin sesi görüntüsüne tam oturuyor. Ama bir seslendirme var ki, diğer tüm seslendirme performansları onun gölgesinde kalmış. O seslendirme de Stroheim’ın seslendirmesi. Her ne kadar ben bu seslendirmeyi muhteşem bulsam da maalesef ki karakteri seslendiren Atsushi Imaruoka çok az kişi tarafından bilinen bir seslendirme sanatçısı.

İŞLENİŞ

 Tıpkı Part 1 gibi, Part 2 de aksiyon, macera, vampir, doğaüstü, shounen türlerinde bir yapım ve her alanda Part 1’in daha üst seviyesi gibi hissettiriyor ve tıpkı Part 1 gibi bu part da pek shounen gibi hissettirmiyor. Eğer bir shounen fanıysanız, bildiğiniz ve tanıdığınız tarzda shounen görmek için Part 3’ü beklemek zorundasınız.

 Jonathan her ne kadar çok iyi bir dövüşçü olsa da üçkağıtçı olmaması sebebiyle, bana göre, dövüşleri fazla zevkli geçmiyordu. Tek artısı nostaljik hissettirmesiydi. Ancak Joseph’in dövüşlerini izlerken daha çok eğlendim. Daha ilk dövüşü olan Straizo ile kapışması bile Part 1’deki tüm dövüşlerden daha eğlenceliydi. Joseph’in kıvrak zekası ve üçkağıtçı kişiliği, aksiyonu Part 1’e göre, daha eğlenceli hale getirmiş.

 Part 2’nin aksiyonunun daha eğlenceli olmasının bir diğer sebebi de kötü adamlar. Kars, Wamuu ve Esidisi, Dio’ya göre çok daha güçlü karakterler olduklarından dolayı, dövüşler daha eğlenceli ve gerilimli geçiyor.

 Tabi ki aksiyon sadece Joseph’in üstünden işlenmiyor, bir de Caesar var. Caesar her ne kadar Joseph kadar kıvrak zekalı olmasa da, onun da kendine özgü teknikleri var. Özellikle “Dalga Köpük Fırlatıcı” saldırısı (bu nasıl bir isimdir… hatta saldırılara neden isim koyuluyor onu da anlamış değilim), izlemesi oldukça eğlenceli bir teknikti. Ha bir de Stroheim var ama onun aksiyon sahnelerini anlatmak büyük spoilera gireceğinden dolayı es geçiyorum.

 Aksiyonun en büyük eksisi ise, bazı dövüşlerin daha çok söz dalaşı gibi hissettirmesi.

 Part 1 incelemesinde “Doğaüstü ve vampir teması oldukça sıradan, bu türlerin asıl güzel işlendiği yer Part 2.” gibi bir cümle söylemiştim. İşte geldik o güzel işlenen yerlere. Part 1’de, insanları vampire çeviren taş maskeyi yapan kişi bu parttaki Kars. Yıllar boyu aşırı klişe vampir hikayeleri okumam ve izlememden ötürü, JoJo’daki insanları taş maske ile vampire dönüştürme teması oldukça ilgimi çekti. Ama benim ilgimi asıl çeken kısım vampirler değil, doğaüstü teması. 

 Part 1’deki Dalga, zombiler ve vampirler bu partta da olsa da, doğaüstü temasının en çok öne çıkan kısmı Kars, Esidisi, Wamuu ve Santana. Bu dördü o kadar güçlü karakterler ki insan, “Acaba ana karakter bunları nasıl yenecek.” diye düşünmeden edemiyor. Bu karakterler, insan üstü güce ve dayanıklılığa sahip olmalarının yanı sıra, vücutlarını istedikleri gibi büküp istedikleri şekle getirebiliyorlar ve onlar da tıpkı vampirler gibi sadece Dalga ve günışığı ile öldürülebiliyor. Ayrıca her biri kendi özel tekniğine sahip. Örnek vermek gerekirse, Santana kaburgalarını kılıca çevirebilirken, Wamuu rüzgarı kontrol edebiliyor. Bunlar nasıl yaptıklarını spoilera girmemek için belirtmiyorum (aslında unuttum).

 Joseph’in mi yoksa Jonathan’ın mı macerası daha güzeldi, bu tartışılabilecek bir konu ancak Joseph’in macerasının daha iyi işlendiği yadsınamaz bir gerçek. Joseph’in macerasının ilk artısı, var olan hikayenin, senaryo uzunluğu ile olan uyumu. Jonathan’ın macerası 9 bölüm sürdüğünden her şey çok çabuk bitiyormuş gibi hissettiriyordu. Fakat Joseph’in macerasında durum bu değil, Part 2, 17 bölümden oluştuğu için, hikayenin işleniş hızı ne çok yavaş ne de çok hızlı.

 Joseph’in macerasının bir başka artı yönü ise sürekli farklı yerler görüyor oluşumuz. Jonathan’ın macerasının neredeyse tamamı Londra’da geçiyordu, Joseph’in macerası ise New York’ta başlıyor, Meksika’da devam ediyor, oradan Roma’ya, Roma’dan da Venedik’e geçiliyor, son olarak da Venedik’ten İsviçre’ye gidiliyor. Bu macerada tonla farklı mekan görüyoruz ve bir macera izlediğimizi sonuna kadar hissediyoruz.

 Bu türlerin yanı sıra Part 2’de ufak miktarda komedi de bulunmakta. Bu komedi, sahnelerin içinde çok büyük oranda Joseph’in kişiliğinden dolayı gerçekleşiyor. Joseph’in oldukça vurdumduymaz ve nükteci birisi olmasından kaynaklı olarak, Joseph, ciddi duran sahnelerde bile bir şekilde komiklik yapmayı başarıyor. Ancak bu etken ciddi sahnelerin ciddiyetini kaçırıyor olarak algılanmasın. Çoğu ciddi sahnede bu tip komedi ögeleri bulunmuyor ve sahneler ciddiyetini korumayı başarıyor. Sadece birkaç nadir kısımda Joseph bazı komiklikler yapıyor ve bunlar da azıcık da olsa animenin temposunu değiştirmeyi başarıyor. Kısaca Joseph üstünden işlenen komedi başarılı.

 Hani Part 1’in aksiyon sahneleri çok nostaljik hissettiriyor demiştim ya, işte Part 2’nin tamamı, bana bu nostalji hissini verdi. Artık Araki 80lerdeki Hollywood aksiyon filmlerinden mi etkilenmiş bilmiyorum ama Part 2’deki neredeyse her sahneyi izlerken sanki eski bir aksiyon filmi izliyormuşum gibi hissettim. Hatta Alman askerlerinin olduğu çoğu sahnede, Kojima’nın da 70-80ler aksiyon filmlerinden etkilenmiş olması nedeniyle, direkt olarak MGS 3’ten bir ara sahne izliyormuşum gibi hissettiğim bile oldu. Peki bu iyi bir yön mü? İyi kelimesi çok zayıf kalır, Part 2’nin bu yönü muhteşem bir şey.

 Değinmeden geçmemem gereken bir başka şey ise, JoJo’nun ikonik yönlerinden birisi, pozlar. Bu pozlar Part 1’de de vardı ama Part 2’deki poz sayısı Part 1’in, hatta serinin her bir partının 4-5 katı kadar. Değinecek pek fazla bir yönleri yok. Tıpkı çizim tarzı gibi bu pozlar da JoJo serisinin imzası gibi bir şey oldu. Seven vardır, sevmeyen vardır ama seriye ayrı bir hava kattıkları tartışılmaz bir gerçek. (Ehehe JoJo Part 2 Pose Tendency)

 Bu partın öne çıkan bir diğer yönü ise, Joseph’in akıl okuma sahneleri. Joseph kıvrak zekalı birisi ve bu yönünü rakiplerin aklından geçenleri “Bir sonraki cümlen … olacak.” diyerek tahmin edip onları sinir etmek için kullanıyor. Bazıları için gereksiz ve saçma olan bu sahneleri ben oldukça beğendim. Bana göre de biraz saçma ama kesinlikle gereksiz değil.

(Bu video Part 2 spoilerları içermektedir)

 Peki bu animede başka ne var? Naziler var. Nazi konseptini filmlerde, oyunlarda, kitaplarda, animelerde, kısaca her yerde görmeyi seven birisiyim. Çünkü, Nazi konseptini işlerken neredeyse bir sınır yok. Hikayeyi yazan kişi isterse Nazi konseptine uzaylı, isterse de vampir ekler. Bu konsept esnetilmeye çok uygun. Part 2’nin hikayesi 1938-39’da geçtiği için Naziler bu animede de var. Ancak pek detaylı işlendiklerini söyleyemem. Ana etkenden daha çok bir yan etken görevi görüyorlar ki zaten animenin de Nazileri ön plana çıkarmak gibi bir derdi yok, tamamen ana hikayeyi destekleyici rolde kullanılmışlar ve ben kullanımlarını yeterli buldum, ne aşırı iyi ne de kötü, tam ortası. Ancak, incelemenin önceki kısımlarında da değindiğim üzere, bir Nazi var ki, onun işlenişi muhteşem: Rudol von Stroheim.

 Evet burada Stoheim’ı anlatırken spoiler vereceğim o yüzden animeyi izlemeyenler ve spoiler yemek istemeyenler bir sonraki “SPOILER ALERT” resminin altına geçiş yapsın.

 “Bir anime bir insana bir Nazi’yi ne kadar sevdirebilir, onu ne kadar sempatik hale getirebilir İzleyicilerin o Nazi için derinden üzülmesini sağlayabilir mi?”

 JoJo’nun Tuhaf Macerası Bölüm 2 Savaş Eğilimi, bu soruların cevabını, benim için, evet olarak yanıtladı. Stroheim apayrı bir karakterdi. Meksika’da öldüğünü sandığımızda onun için azıcık da olsa üzülmüştüm ve İsviçre’de geri döndüğünde çok fazla olmasa da sevinmiştim. Ancak işler buradan sonra değişti, zaten benim için biraz sempatik olan bir karakter, bulduğu ekran zamanlarındaki harika performansıyla bir anda animedeki en sevdiğim karakterlerden birisine dönüştü. Eski aksiyon filmlerinden fırlamış tavırları, vatanını her şeyden çok sevmesi ve bitmek bilmeyen hırsı, “Keşke onu animede daha fazla görebilseydik.” dememe sebebiyet verdi ve animenin sonunda, anlatıcı bize bu maceradan sağ çıkan karakterlerin akıbetini söylerken, Stroheim’ın öldüğünü duyduğumda çok üzüldüm, nerdeyse ağlayacak kadar oldum. Hatta bu animeyi 3-4 yıl önce izlemiş olsaydım, o sahnede kesin ağlardım.

 Son olarak değinmek istediğim detay oldukça küçük olanlardan birisi ama zaten JoJo’yu güzel yapan da bu küçük detaylar. Stroheim’ın binbaşı iken Meksika’da kendini feda etmesi ve geri döndüğünde albay rütbesinde olması gerçekten komik ve güzel bir detaydı. Çünkü savaş şehitleri iki rütbe birden atlıyor, yani Stroheim geri dönmüş olsa da adamı şehit saymışlar.

ARTILAR:

+ Tek parça halinde muhteşem bir senaryo

+ VON STROHEIM!

+ Kendine has muazzam görselliği

+ Açılış klibindeki çok güzel ayrıntılar

+ Harika kötü adamlar

+ Nostalji hissi

EKSİLER:

- Bazı aksiyon sahnelerinde çok fazla konuşma var

- On dokuzuncu bölümdeki görsel hatalar

PUANLAMA

 Genel Puanın değerlendirmesini artık, daha detaylı olması için 100 üzerinden yapmaya karar verdim ama hala MyAnimeList ölçeğini temel olarak kullanıyorum. Yeni ölçeği görmek için tıklayınız.

Görsellik: 8

Müzikler ve Seslendirme: 9

Senaryo: 9

Karakterler: 8

İşleniş: 8

 JoJo’nun Tuhaf Macerası Bölüm 2 Savaş Eğilimi benim için serinin en güçlü halkası. Yani en azından ilk dört bölüm içinde en güçlü halka. Daha mangası bile çıkmamış olan ve final bölümü olacağı söylenen dokuzuncu bölümü de sayarsak, önümüzde beş bölüm daha var.

 Bu part her ne kadar shounen gibi hissettirmese de hala shounen-aksiyon kategorisinde sayılıyor ve şu ana kadar izlediğim en iyi ikinci shounen-aksiyon animesi. Birincilik hala, çok çok ufak bir farkla da olsa, Akame ga Kill!'de.

 Bu hafta sonu şehir dışına gitmem gerekeceğinden dolayı haftaya değil, iki hafta sonra Part 3: Stardust Crusaders (Bölüm 3: Yıldız Tozu Akıncıları) ile devam edeceğiz.

GENEL PUAN:

GENEL PUAN:

http://www.turkanime.tv/anime/jojo-no-kimyou-na-bouken-tv

KAPAK FOTOĞRAFI

Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)

Facebook Yorumları



Disqus Yorumları