Ön yargı berbat bir şey…

 JoJo serisine, ilk gördüğüm günden beri her zaman ön yargıyla yaklaşmıştım. Bunun ise tek bir nedeni vardı, o da kendi salaklığım. JoJo’nun varlığından ilk olarak 2012 veya 13’ün yazında haberim olmuştu. Ama o zamanlar anime izlemediğim, hatta anime ne demek onu bile bilmediğim için dikkatimi bile çekmemişti. JoJo ile bilinçli bir şekilde ilk karşılaşmam ise 2015 yılında, anime izlemeye başlayalı daha bir yıl olmuşken, bir video paylaşım sitesinde (Youtube), “Top Upcoming 2015 Anime Series” tarzda bir isme sahip video ile olmuştu. Ve videoda JoJo’yu görür görmez ne dediğimi daha dün gibi hatırlıyorum: “Bu ne lan? 2015’te böyle kötü çizimlere sahip anime mi olur?” Yani… Ön yargımın tek sebebinin kendi aptallığımdan dolayı olduğunu söylemiştim.

 O aptalca ön yargıdan ve JoJo’nun bir shounen-aksiyon olmasından dolayı (burada Boku no Hero Academia 3rd Season incelememin ilk iki paragrafını okumanızı öneririm), JoJo’ya hiçbir zaman iyi gözle bakamamıştım. Arada sırada internette dolaşırken JoJo meme’lerine denk geliyor, JoJo izlememiş olan birisinin anlayabileceği kadar anlayıp geçiyordum. Her ne kadar animeyi izlemek istesem de ön yargılarım yüzünden bir türlü başlayamıyordum, ta ki geçtiğimiz eylülün ortasına kadar. 

 Geçen eylülün ortasında, 2018 kış ve bahar sezonlarında çıkmış olan animelerin yarısından fazlasını izlemiş ve Mahoutsukai no Yome incelemesini yazmayı bitirmiştim. Yaz animelerinin bitmesine de yaklaşık bir buçuk hafta kaldığından animesiz kalmıştım. Tam o sırada aklıma JoJo geldi. Göz atmaktan bir zarar gelmez diyerek izlemeye başladım ve bu hayatımda verdiğim en iyi kararlardan birisiydi.

SENARYO

 Yazdığım incelemeler içinde, senaryoyu özetlerken en çok ikilemde kaldığım anime bu oldu sanırım. Çünkü animenin asıl senaryosu ikinci-üçüncü bölümlerden, yani Dio ve JoJo 19 yaşına geldikten sonra başlıyor. Ancak bu kısımları senaryo özetine dahil etseydim çok büyük spoilerlar vermek zorunda kalacaktım ama bir yandan da düşününce bu olaylar ikinci-üçüncü bölümlerde yaşandığı için ne kadar spoiler sayılır ikilemde kaldım. Her ne kadar sizi işleniş kısmında spoiler yağmuruna tutacak olsam da başlarda spoiler vermek istemedim. Kabataslak bir biçimde hikayenin başlangıcı şu:

 Yağmurlu bir gecede, Joestar ailesinin seyahat ettiği at arabası bir kaza yapar. O sırada kaza alanının yakından geçen Dario Brando, arabanın dışına fırlamış olan George Joestar’ı görür. Adamın öldüğünü sanıp, üstündeki değerli eşyaları çalmaya çalışırken George bir anda gözlerini açar, Dario ilk başta korksa da George onu kurtarıcısı sanar ve eşi ile daha bir yaşında olan çocuğunun durumunu sorar. Bebeğin durumu iyidir ancak eşi kazada hayatını kaybetmiştir.

 Kazadan yaklaşık on iki yıl sonra, Dario Brando bilinmeyen bir hastalık nedeniyle ölümün döşeğine gelmiştir. Artık son günlerini yaşarken, oğlu Dio’nun, kendisi gibi bir ayyaş ve serseri olması yerine bölgenin en zenginlerinden birisi olmasını ister ve hala kendisini kurtarıcısı sanan George’a bir mektup yazar ve ondan Dio’yu yanına almasını ister. Has bir beyefendi olan George, kurtarıcısı sandığı kişinin bu son isteğini yerine getirir. George’un tıpkı kendisi gibi, bir beyefendi olarak yetiştirdiği, Dio ile yaşıt Jonathan Joestar (JoJo) adında bir oğlu vardır. JoJo, Dio ile iyi geçinip arkadaş olmak istese de, Dio, JoJo’yu babasının gözünden düşürüp, Joestar malikanesinin varisi olmayı planlamaktadır.

 Bana göre Part 1’in senaryosunun en büyük eksisi çok kısa olması. Asıl hikaye başladıktan sonra her şey çok hızlı ilerliyor. Sanki tek bir gecede tüm hikaye bitiyor gibi hissediyorsunuz… Bir saniye, zaten hikayenin %80’i tek bir gecede bitiyor. Her ne kadar devam partları için senaryo biraz uzatılsa ve JoJo ile Dio çekişmesinin çocukluk kısımları da gösterilse de asıl savaş tek gecede olup bitiyor. Zaten Part 2’nin bölüm sayısı 17, Part 3’ün 48, Part 4’ün 39 iken, Part 1’in bölüm sayısı sadece 9. Sezondaki dokuzuncu bölümden sonra Part 2’ye geçiyoruz. Senaryonun aşırı kısa olması dışında, elimizde güzel işlenmiş ve tek bir konu üstüne giden çok güzel bir senaryo bulunuyor. Keşke 3-4 bölüm daha uzun olsaydı.

KARAKTERLER

 Part 1, dört ana karakter ve birkaç tane yardımcı karakter etrafında şekilleniyor. Ancak senaryosunun kısa olmasından dolayı sadece JoJo ve Dio iyi işlenebilmiş, diğer iki ana karakter daha çok yardımcı karakter konumunda.

Jonathan Joestar - JoJo

 Jonathan, bu seride çok daha fazlasını göreceğimiz JoJolardan ilki. Yemek masası dışında, tam bir İngiliz beyefendisi. Oldukça arkadaş canlısı bir çocuk olsa da, Dio’nun şerefsizce davranışları ve iftiraları yüzünden çabucak tüm arkadaşları tarafından dışlanan birisi haline geliyor. Ancak bu onun beyefendiliğinden bir şey alıp götürmüyor. Hatta aksine, daha da beyefendi ama olması gerektiği yerde de sert olabilen birisine dönüşüyor.

 Açık konuşmak gerekirse Jonathan benim en sevdiğim JoJo. Beyefendi kişiliğini sevmemin yanı sıra, her ne kadar hikayesi kısa sürse bile, kendisi en iyi karakter gelişimine sahip JoJo (gerçi bunun nedeni onun ilk önce çocukluğunu görmemiz de olabilir). Ayrıca çok güçlü bir karaktere ve iradeye de sahip. Sadece ilk bölüme bakarsak bile, JoJo’nun dünyadan ve Dio’dan nefret etmek için bir sürü nedene sahip olduğunu görebiliriz. Ancak o zayıf iradeli insanların yaptığı gibi, ne içinde bulunduğu dünyadan, ne de Dio’dan nefret ediyor. Hatta tam aksine, toplumu suçlamayıp geleceğe bakıyor. Dio’nun kendisine yaptığı onca kötülüğe rağmen onu kardeşi gibi görüp, öz kardeşi gibi seviyor. 

Dio Brando - Kono Dio Da

 Dio tam anlamıyla bir kötü karakter. Çocukluğunda bile içinde hiçbir iyilik belirtisi yok. Başlarda amacı Joestar malikanesinin varisi olup bölgenin en zengini olmak iken, edindiği güçlerden sonra amacını daha da büyütüyor.

 Dio her ne kadar karizmatik ve sevilesi bir kötü adam olsa da, hakkında konuşulacak çok fazla bir şey yok. Sonuçta bu animenin mangası 80’li yıllarda çıktı, Dio her ne kadar o yıllara göre çok iyi bir kötü adam olsa ve onun karakterini o yıllara göre değerlendirmemiz gerekse de aradan 30 yıl geçti. Bu sürede Dio gibi çok fazla kötü adam görmemizden dolayı, ondan sanki çok özel bir kötü adammış gibi detaylıca bahsedemiyorum. Hala ısrarla anlamayacak olan bazı kişiler olduğundan şu cümleyi de ekleyeyim: DIO GÜZEL YAZILMIŞ BİR KÖTÜ ADAM.

Robert E. O. Speedwagon - Best Bro Forever

 Speedwagon’u ilk görüşümüz, JoJo 19 yaşında iken, Dio’nun gizli planlarını ortaya çıkarmak için Dio’nun çocukluğunun geçtiği serseri sokağına gitmesiyle oluyor. JoJo bu sokakta birkaç serseri tarafından köşeye kıstırılıyor ancak onları rahatlıkla alt ediyor. Bu serserilerden birisi de Speedwagon. JoJo onları rahatlıkla öldürebilecek veya ağır yaralayabilecekken, onların ailelerini düşünüp kendi hayatının riske girmesi pahasına ufak yaralarla yetinince, Speedwagon onun kararlılığı ve nazikliğine hayran olup, Dio’nun planını açığa çıkarmasında, JoJo’ya yardımcı oluyor.

 Burada küçük bir not: Şimdi söyleyeceklerim spoiler sayılabilir ancak öğrenmeniz dahilinde seyir zevkinizi düşürecek şeyler olmayacak.

 Speedwagon Part 1’de fazla işlevsel bir karakter değil. Onun olayı Part 1’den sonra başlıyor. Jonathan ile tanışıp Dio’yu alt ettikten sonra serseriliği bırakıp girişimciliğe atılıyor ve Speedwagon Vakfı adında, serinin ilerleyen zamanlarında ismini çok fazla duyacağımız ve gelecekteki Joestarlara çok yardımı dokunacak bir vakıf kuruyor.

Will A. Zeppeli

 Zeppeli, JoJo ile Dio’nun ilk dövüşünden sonra, JoJo hastahaneden taburcu olup, Erina ile yolda yürürken, ikilinin karşısına çıkan orta yaşlı bir adam. Onun animeye gelişi ile beraber, Part 1 ve Part 2’nin tamamına etki edecek bir terim ile tanışıyoruz: Hamon (Dalga).

 Buradan itibaren üçüncü bölüm spoilerlarımız başlıyor.

 Dio, vampir olması ve JoJo ile dövüşünün ardından aldığı çok ciddi yaraları iyileştirmek için bir köye musallat olur ve oradaki insanları kölesi haline çevirmeye başlar. Dalga ustası Zeppeli de bunun üstüne o köye gitmeye karar verir. İşte tam buralarda Zeppeli hastaneden yeni taburcu olmuş JoJo ile tanışıyor ve içindeki Dalga potansiyelini görüp ona bu gücü kullanmayı öğretiyor. Dalga gücü vampirlere, gün ışığı dışında zarar verebilen nadir şeylerden birisi.

Erina Pendleton

 Bu dört “ana” karakterimiz dışında gelecek Partlarda adını duyacağımız ya da direkt olarak kendisini göreceğimiz tek karakter, Jonathan’ın ilk ve son aşkı Erina. Erina’dan fazla bahsetmeye gerek yok. Ana karakterin sevgilisi olup, etliye sütlüye fazla karışmayan, klasik bir kadın karakter.

GÖRSELLİK

 Geldik JoJo’nun en özgün ve güzel kısmına. Ben başta bahsettiğim o videoyu ya 144p izlemişim ya da o sıralarda körmüşüm, çünkü hem Part 3’ün hem de Part 1-2’nin görselliği muhteşem. Karakterlerin yüz ve vücut çizimleri, atmosfer, ışıklandırma, animasyonlar, sanat tasarımı… Hepsi kusursuza yakın. 

 Yanlış bilmiyorsam, David Production, ilk JoJo sezonlarını yaparken ortalamaya yakın bir bütçeye sahipti ve daha yeni sayılabilecek bir stüdyoydu, JoJo’dan önce 5 yıl içinde tek başlarına sadece 5 anime yapmışlardı ve bunların ikisi Seinen birisi Josei türündeydi. Buna rağmen JoJo gibi, muhteşem popülariteye sahip bir mangayı animeye uyarladılar. 

 Bu tip hızlı popülarite-para kazanma girişimleri genelde hüsranla sonuçlanır, bunun bir sürü örneği var. Ancak David Production istisnalardan birisi ve bunun en büyük nedenlerinden birisi de ellerindeki bütçeyi iyi değerlendirip kendine has ve harika bir görsellik ortaya koymuş olmaları.

 Ancak, karakter çizimleri bazılarına biraz itici gelebilir. Bunun nedeni ise neredeyse tüm erkek karakterlerin aşırı kaslı ve iri yarı çizimlere sahip olması. Ben çizim tarzlarını pek fazla dert etmeyen birisi olduğumdan dolayı, bu özellik benim için bir eksi veya artı olmadı. Ancak şu ana kadar izlediğim animelerin çok büyük bir kısmında, dövüşen kişiler iri yarı insanlar değildi. Ve JoJo’da iş dövüşlere geldiğinde, değişikliği ve yeniliği seven birisi olarak iyi ki Araki -manganın yazarı ve çizeri- bu tarz çizimleri tercih etmiş dedim. 

 Normalde, manga uyarlamalarında bazı sahnelerin mangadaki gibi, etraflarında yazılar veya çizgilerle uyarlanması beni rahatsız eder. Ancak JoJo’da bundan hiç rahatsız olmadım, hatta hoşuma gitti. Bunun nedeni ise savaş sahnelerinin diğer shounen mangalara göre daha keyifli olması… Yani en azından benim için öyleydi. Çünkü bu tip savaş sahneleri bana küçükken izlediğim çizgi filmleri hatırlatıyor. Ana karakter her ne kadar zor durumda olursa olsun, her zaman aklını kullanarak bir şekilde durumdan sıyrılmayı başarıyor ve ben nostaljiye bayılan bir insan olduğumdan dolayı savaş sahnelerine bayıldım.

 JoJo’nun kendisine ait olan bir başka görsel özelliği ise, daha ilk sahnede tanıştığımız ve serinin ilerleyen partlarında da bolca göreceğimiz renk değişimleri. Animenin belli başlı sahnelerinde, karakterlerin saç renkleri, çevredeki çoğu nesnenin ve gökyüzünün rengi olması gereken renklerde olmuyor. Daha önce JoJo izlememiş ve bu paragrafı okuyan birisi için, bu çok saçma ve bütünlüğü bozan bir etken gibi durabilir. Ancak animeyi izlerken hiç öyle hissetmiyorsunuz. Bu renk değişimleri ne bütünlüğü bozuyor ne de animeden alınan zevki azaltıyor. Hatta benim durumumda animeden aldığım zevki arttırdığını rahatlıkla söyleyebilirim.

MÜZİKLER ve SESLENDİRME

 JoJo serisinin benim için en güzel kısmı müzikleri olmasına rağmen en sinir bozucu kısmı ise seslendirmeleridir, ancak Part 1 ve 2 hariç, onların seslendirmeleri de en az müzikleri kadar harika.

 Part 1’in açılış klibi Joestarların manga macerasını göstererek başlıyor. Öncelikle, sırasıyla Part 6-5-4-3-2’nin ana karakterlerini, yani Joestar ailesinin üyelerini en yenisinden en eskisine doğru ve mangadan birkaç ikonik sahneyi görüyoruz. Ardından da Jonathan’ın anime versiyonu geliyor ve şarkı başlıyor.

 Gördüğüm kadarıyla insanlar JoJo serisinin ilk açılış klibinin müziği konusunda üçe ayrılmış durumda, bir kısmı hiç sevmezken, diğer kısmı ise güzel veya ortalama buluyor, çok az bir kesim ise en iyi JoJo açılış klibi müziği olduğunu düşünüyor. Ben güzel bulanlardanım. Benim müzik zevkime pek hitap etmese de şarkıyı beğendim. Ancak bu açılış klibinin öne çıktığı nokta müziği değil. 

 Dikkat ederseniz az önce insanların açılış klibinin “müziği” konusunda üçe ayrıldığını söyledim. Çünkü açılış klibini iyi bulmayan çok az kişi var. Bunun nedeni ise açılış klibinin resmen bir detay denizi olması. Zaten şarkının sözleri direkt olarak Dio ile Jonathan’ı anlatıyor. Buradan çok büyük bir artısı var benim için. Bunun dışında klipteki sahnelerin her biri derin veya sığ anlamlar taşıyor. Sadece bu açılış klibine özel bir inceleme bile yazabilirim. Açılış klibi aşırı detaylı olduğundan dolayı o güzel detaylardan burada bahsetmem incelemeyi aşırı uzatacağından (yaklaşık 1/3’ü kadar) ve zaten bu inceleme çoktan yazdığım en uzun inceleme olduğundan; bu detayları çoktan incelemiş bir kanalın videosunu buraya bırakıyorum ve izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. 

(Not: Eğer Part 2'yi izlemediyseniz ikinci opening kısmını izlemeyin, spoiler yiyebilirsiniz.)

 Açılış klibinin beğendiğim diğer yönlerinden bir diğeri ise CGI. David Production’ın bütçesinin çok fazla olmadığından bahsetmiştim, bunun sonucu olarak da açılış klibinin neredeyse tamamı CGI’dan oluşuyor ve David P. bu CGI’ı muhteşem kullanmış.

 Kapanış klibinde, olukların içinden akan kan dışında doğru düzgün bir animasyon yok, belli ki açılış-kapanış kliplerinin bütçesinin çoğu açılış klibine gitmiş. Ancak kapanış klibinin şarkısı da en az açılış klibi kadar güzel ve neredeyse her yere uyum sağlayabiliyor. Neredeyse her yere derken abartmıyorum, her bölümün sonunda çıkan “To Be Continued” yazısı ve bu kapanış klibindeki müziğin başlangıç kısmı başlı başına bir meme, youtube’a “To Be Continued Meme Complitation” yazarak oldukça eğlenceli videolar bulabilirsiniz.

 Part 1, Viktorya Dönemi Londrası’nda geçiyor ve soundtracklerin, aksiyon kısımlarındaki haricinde, çoğu bu döneme uygun. Ama böyle dedim diye de dolu dolu bir Viktorya Dönemi tecrübesi beklemeyin. Animenin Viktorya Dönemi’ni ön planda tutmak gibi bir çabası yok, tamamen kendi hikayesi üstüne odaklanıyor. Viktorya Dönemi esintileri ise küçük ve güzel eklentilerden ibaret.

 Geri kalan soundtrackler içerisinde, gerilim anında giren soundtrackler diğerlerinin bir tık önüne çıkıyor. Bunlar, sahnedeki gerilimi üst düzeye çıkarmayı çok iyi başarıyor. Bu soundtrackler dışındakilerden ise bahsetmeye fazla ihtiyaç yok. Bazıları güzel, bazıları vasat. Zaten JoJo’nun soundtracklerinin epik olmaya başladığı Part bu değil.

 Animedeki seslendirmen kadrosu, oldukça az bilinen kişilerden oluşsa da baya iyi iş çıkarmışlar. Hiçbir karakterin sesi tuhaf veya uyumsuz hissettirmiyor. Ancak hiçbirinin fazladan bir artısı yok. Ekstra olarak başarılı olan ise sadece bir seslendirme var. Dio’nun seslendirmesi.

 Koyasu Takehito, JoJo’dan önce de oldukça tanınan ve başarılı bir seslendirmendi, ancak Dio rolünde gösterdiği muhteşem performans onun ününe ün kattı. 

 “Muhteşem performans” dedim ama bu benim değil, çoğunluğun görüşü. Her ne kadar, performansını çok başarılı bulsam da muhteşem kelimesini hak ettiğini düşünmüyorum. Yine geldik aynı yere. Hala ısrarla anlamayacak olan bazı kişiler olduğundan şu cümleyi de ekleyeyim: DIO’NUN SESLENDİRMESİNİ BEĞENDİM.

İŞLENİŞ

 JoJo’nun işlenişini, 80lerde çıkmış bir animenin işlenişini değerlendirir gibi değerlendirmem gerekiyor. Çünkü mangası 80lerde yayınlanmaya başladı ve o zamanlarda yenilikçi ya da hala eskimemiş olan fikirler günümüzde bakıldığında, genelde oldukça klişe ve aynısını defalarca gördüğümüz şeyler oluyor.

 Buradan itibaren spoilerlar olacak, eğer spoilerları dert eden birisi iseniz lütfen direkt olarak PUANLAMA kısmına atlayınız.

 JoJo’nun Tuhaf Macerası, aksiyon, macera, vampir, doğaüstü ve shounen türlerinde bir yapım. Ayrıca biraz da dram barındırıyor dersek yanlış olmaz.

 Öncelikle aksiyondan bahsedelim. Bu partta aksiyon tamamen Dalgayı ve vampirleri temel alıyor, geri kalan etkenler ise bu iki ögenin üstüne inşa ediliyor. Animenin Dalga ve vampirler konusunda kendine özgün fazla bir ögesi yok, yani en azından bu partta. Zaten Part 1’in en az sevilen part olmasının en büyük nedenlerinden birisi de bu. Aksiyonun kendine özgü fazla bir yanı yok. Peki ben bunu ne kadar dert ediyorum? Neredeyse hiç. Zaten animelerdeki aksiyonlardan umudumu keseli baya oluyor, o yüzden izlerken keyif almak benim için yeter de artar. JoJo’nun aksiyonu da gayet keyifli ve, incelemenin önceki kısımlarında da bahsettiğim gibi, nostaljik bir deneyimdi.

 Vampir ve doğaüstü temasının işlenişi oldukça klasik ve özgünlükten uzak. Şimdi böyle dedim diye hemen taş maskeyi ve Part 2’de yaşanan olayları örnek gösterip, “Nasıl özgünlükten uzak, görmüyor musun bunları?” diyecekler olacaktır. Ancak biz burada sadece Part 1’den bahsediyoruz, her ne kadar daha iyi bir işleniş için temel atmış olsalar da bu temelin üstüne gelecek eklentiler Part 2’de geliyor.

 Doğaüstü temasının en sevdiğim kısmı, Dio’nun edindiği güçler ile tarihi kişilikleri zombi olarak hayata döndürmesi ve JoJo ile savaştırması. Zaten her yazımda tarihi kişilikleri animelerde görmeyi ne kadar sevdiğimden bahsettiğimden (Aha Fate/Zero fanboy) kendimi tekrarlamadan, JoJo’nun ana türüne geçiyorum.

 Bu anime, hatta bu seri, isminden de anlaşılacağı üzere bir macera animesi. Her ne kadar, Part 1’deki macera güzel yazılmış olsa da çok hızlı işlenmiş. Evet, yine hikayenin çok kısa olması noktasına geldik. Jonathan’ın macerası gereğinden fazla hızlı ilerliyor. JoJo ile Dio’nun son savaşına geldiğimizde aklımdan şunları geçirmiştim: “Herhalde JoJo burada, Dio’yu bir şekilde alt edecek, ancak Dio yine kurnaz bir fikir veya şans ile kurtulmayı başaracak. Arından da son bir savaş için tekrar karşılaşacaklar. Buradan sonra da bölüm 13 veya 14 gibi Part 2’ye geçeceğiz.” Ve gerçekten böyle de oldu. JoJo Dio’yu alt etti ve Dio inanılmaz şansı ile bir kez daha kurtulmayı başardı başarmasına da, gemideki son savaşları hiç de benim beklediğim gibi uzun soluklu bir şey olmadı ve anime onuncu bölümünde Part 2’ye geçti. 

 Ama yine de, her şeye rağmen ben maceranın işlenişini beğendim. Bunun nedeni ise benim tek gece hikayelerini seven birisi olmam. Çünkü, neredeyse tüm olayların tek gecede yaşanıp bitmesinin ardından sabah olduğunda, yaşanan maceraya geri dönüp bakarak, “Vay be, ne geceydi.” demeyi çok severim. Bu genelde korku filmlerinde yaşanan bir olaydır, ama nadiren de olsa macera veya aksiyon türlerindeki yapımlarda da görüyoruz ve JoJo Part 1 de o nadir yapımlardan birisi.

 Part 1’in en sevdiğim özelliği, diğer partlarda hiç olmayan ya da çok az olan, sanki bir Shakespeare oyunundan fırlamış gibi duran diyalogları. 

 Part 1’in, genelde dramatik sahneler olmak üzere, bazı sahnelerindeki diyaloglar izleyicide resmen bir Shakespeare oyunu izliyormuş hissi uyandırıyor. Çünkü bu diyaloglar, gerçek hayatta asla duyamayacağınız türdeler, çok süslüler. Ve ben bu tip diyaloglara bayılıyorum. 

 Çocukluğumda tiyatro oyunlarına karşı büyük ilgi duyan birisiydim, ancak son altı yıldır ne bir tiyatro oyununda oynadım ne de bir tiyatro oyunu izledim. Animelerde de daha önce bu tip diyaloglara neredeyse hiç denk gelmemiştim, denk geldiklerim de zaten genelde komedi odaklı kısa şeyler oluyordu. Bu kadar yılın üstüne tekrardan bu tip diyaloglar ile karşılaşmak hem çok nostaljik hem de çok duygusal hissettirdi.

ARTILAR:

+ Jonathan harika bir ana karakter

+ Kendine has muazzam görselliği

+ Açılış klibindeki çok güzel ayrıntılar

+ Bir tiyatro oyunundan fırlama gibi duran diyalogları

+ Muhteşem bir serinin ilk adımı

EKSİLER:

- Senaryo çok kısa

PUANLAMA

 Genel Puanın değerlendirmesini artık, daha detaylı olması için 100 üzerinden yapmaya karar verdim ama hala MyAnimeList ölçeğini temel olarak kullanıyorum. Yeni ölçeği görmek için tıklayınız.

Görsellik: 9

Müzikler ve Seslendirme: 9

Senaryo: 6

Karakterler: 8

İşleniş: 7

 JoJo’nun Tuhaf Macerası Bölüm 1: Hayalet Kanı, güzel bir serinin çok iyi olan ilk adımıydı. Belki çok kısaydı ancak bazı animelerin onlarca bölümde yapamadığı şeyleri sadece 9 bölümde yapabilmişti. Haftaya Part 2: Battle Tendency (Bölüm 2: Savaş Eğilimi) ile devam edeceğiz.

GENEL PUAN:

http://www.turkanime.tv/anime/jojo-no-kimyou-na-bouken-tv

KAPAK FOTOĞRAFI

Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)

Facebook Yorumları



Disqus Yorumları