Hem yüksek hem de düşük kalite animelerin fazlasıyla olduğu, ortası olmayan bir yıl.

 2019 yılı 2018'e kıyasla oldukça dengesiz geçti. 2018'de yüksek ve düşük kalite animelerin sayısı az iken orta kalite animeler çoğunluktaydı ama bu sene hem yüksek hem de düşük kalite animelerin sayısı orta kalite animelerden çok daha fazlaydı. Yüksek anime kalitelerin sayısı normale göre o kadar fazlaydı ki çok sevdiğim ve geçen sene çıkmış olsalar kesinlikle TOP 11'ime alacağım iki anime olan Carole & Tuesday ve Yakusoku no Neverland'i bu listeye dahil edemedim.

 Bu listeyi hazırlarken de geçen yıl kullandığım kurallara göre hareket ettim:

1| Eğer anime bir TV dizisi ise başladığı yıl önemli değil, 2019 yılı içerisinde bitmiş olması yeterli.

2| Eğer anime bir film ise sinemalarda gösterime girdiği tarih önemli değil, BD/DVD'sinin 2019 yılı içinde çıkması yeterli.

11| Kimetsu no Yaiba

Image

Stüdyo: ufotable

Yayın Sezonları: İlkbahar ve Yaz

Türler: Aksiyon, Doğaüstü, Dram, İblisler, Macera, Shounen

Bölüm Sayısı: 26

Kaynak: Manga

 Kimetsu no Yaiba'nın anime uyarlaması ilk duyurulduğunda ve bu uyarlamayı yapacak stüdyonun ufotable olduğunu öğrendiğimde baya şaşırmıştım. Çünkü, ufotable hali hazırda Heaven's Feel filmleri ile uğraşıyordu ve Kimetsu no Yaiba da onların değerli vakitlerini ayırmaya değecek kadar popüler bir manga serisi değildi. Dolayısıyla da ya Kimetsu no Yaiba'ya aşırı güvendiklerini ya da Heaven's Feel'ın son iki filmini büyük ölçüde bitirdiklerini düşünmüştüm. Her iki türlü de Kimetsu no Yaiba'dan fazla bir beklentim yoktu. Benim oldukça uzak olduğum bir tür olan Shounen-Aksiyon türünde olması bir yana her ne kadar ufotable yapıyor olsa bile stüdyonun ana odağı HF filmleri olduğu için KnY'nin görsel kalitesinin diğer ufotable yapımları kadar iyi olmayacağını düşünüyordum ve bu konuda haklı da çıktım. KnY'nin görselliği her ne kadar sektörün geri kalanındaki işlere kıyasla harika olsa da ufotable'ın Fate serisinde çıkardığı iş kadar kaliteli değil. Ancak, haklı olmadığım bir konu vardı ki o da animenin diğer çoğu Shounen-Aksiyon animesinde olduğu gibi yavaş bir başlangıca sahip olacağını düşünmemdi. 

 Kimetsu no Yaiba'nın ilk 5 bölümüne resmen hayran kaldım, özellikle de ilk bölümüne. KnY'nin ilk bölümü olan Cruelty, izlediğim en iyi anime başlangıçlarından birisiydi. Bize başkahramanımızı güzel bir biçimde tanıtıyordu, animenin içinde bulunduğu dünyayı giriş için yeterli bir seviyede gösteriyordu, duygusal anlamda da oldukça iyiydi ve diğer çoğu Shounen-Aksiyon animesinden farklı olarak daha karanlık bir işlenişe sahip olacak gibi duruyordu. Devam bölümlerinde de arada birkaç gereksiz komedi sahnesi (aslında sahne demek ne kadar doğru olur bilmiyorum, birkaç saniyelik şeylerdi sadece) olsa da bunların sayısı aşırı azdı ve karanlık tema devam ediyordu. Beşinci bölüme geldiğimizde başkahramanımız Tanjiro, eğitimini çoktan tamamlamıştı ve son eleme sınavını da geçerek artık resmi bir İblis Avcısı olmuştu. Ardından ilk görevine gitti, bu görevdeki aksiyon sahnesi fazla iyi olmasa da Tanjiro daha acemi bir avcı olduğundan dolayı başlarda olur böyle diyerek görmezden geldim, sonra başkahramanımız hikayedeki baş düşmanı ile karşılaştı; bu kısımlar da baya güzeldi, baş düşmanımız olan Kibutsuji Muzan her ne kadar fiziksel anlamda Michael Jackson ve Meruem'in bir karışımı gibi dursa da oldukça tehdit edici gözüküyordu. Bu noktaya kadar anime benim için aşırı üst düzey bir biçimde ilerliyordu, hikaye hiç beklemediğim kadar sürükleyiciydi, Tanjiro'yu baya sevmiştim ve diğer Shounen-Aksiyon animelerinde olan zorlama komedi aşırı az bulunuyordu. Shounen klişelerinin çoğundan arınmış, arınmadıklarını da kendisine göre düzenleyerek güzel hale getirmiş, oldukça ciddi ilerleyen bir aksiyon animesi izliyordum; her şey tam istediğim gibi gidiyordu ve böyle devam ederse Kimetsu no Yaiba'nın benim için yılın en iyi animesi olması çok büyük bir olasılıktı ama sonra dokuz ve onuncu bölümler geldi. Bu bölümlerdeki aksiyon sahnesi benim Shounen-Aksiyon animelerini sevmememdeki en büyük ögelerden birkaç tanesini barındırıyordu. Karakterler dövüşmekten çok konuşuyorlarmış gibi hissettiriyorlardı ve ana karakterimizin karşısındaki düşman ana karakterin gözümüzün önünde yaptığı hareketi sanki bir aptala açıklar gibi bize açıklıyordu. Ayrıca bu bölümde Tanjiro'nun bir CGI sahnesi vardı ki bana o sahneyi bu animeyi izlememden önce göstermiş olsalardı rastgele bir Çin animasyonundan alınmış bir sahne olduğunu sanardım. Bu iki bölümden sonra benim ruh halim baya kötüye gitmişti, tam istediğim kıvamda giden harika bir anime izliyorken birden bire o sevmediğim Shounen-Aksiyon animelerinden birisini izlemeye başlamıştım ve bu durum devam eden dört bölümde de böyle gitti. Özellikle ana kadroya eklenen iki yan karakter olan Zenitsu ve Inosuke bu durumu daha da kötüleştirmişti. Zenitsu, normalde ağlak bir tip olan ama belirli bir koşul sağlandığında ölüm makinesine dönüşen bir tipken Inosuke de sürekli bağıran ve rekabet isteyen bir tipti. Yani ikisi de ağır klişe shounen karakterleriydi. Bu ikiliden Inosuke'yi her ne kadar sevmiş olsam da Zenitsu beni çileden çıkartıyordu; çünkü, onun üstünden yapılmaya çalışılan komedi bana aşırı zorlama gelmişti. Her ne kadar ilerleyen bölümler sayesinde ona karşı nötr bir hale bürünsem de o ilerleyen bölümlere gelene kadar geçen süre işkence gibiydi ve benim için animeyi yılın en iyisi konumundan alıp ilk onuma bile giremeyecek bir seviyeye düşürmüştü.

 Sonrasında on beşinci bölüme geldik ve işler tekrardan güzelleşmeye başladı. Zenitsu üzerinden hala zorlama bir komedi yapılıyordu ama Natagumo Dağı'nda yaşanan olaylar animeye o karanlık havasını az da olsa geri getirmişti. On yedinci bölümdeki Zenitsu kısmına da bayılmıştım, oldukça duygusal ve gaza getirici bir kısımdı. Sonra izlemeyenlerin bile bir şekilde bir yerlerde duymuş olması yüksek ihtimal olan o bölüme geldik, on dokuzuncu bölüme. Bu bölüm bir bütün olarak ele alındığında aslında o kadar abartıldığı kadar iyi değildi, ilk 15 dakikadaki tek iyi kısım Tanjiro ve Nezuko arasındaki kardeş bağının ne kadar güçlü olduğunu gösteren birkaç sahneydi. Evet, bu ikili arasındaki kardeş bağına şu ana kadar hiç değinmedim; çünkü, Nezuko animenin %95'inde bir kutunun içinde olduğundan dolayı ilk bölüm ile on dokuzuncu bölüm arasında bu kardeş bağının doğru düzgün işlendiği fazla kısım yoktu. Her neyse, biz on dokuzuncu bölüme dönelim. İlk on 15 dakika fazla iyi olmasa da son 5 dakika insanların "gelmiş geçmiş en iyi anime sahnelerinden birisi, sanat eseri, bir şaheser" dedikleri kadar vardı cidden. Animasyonlar zaten muhteşemdi ama beni en çok etkileyen kısmı sahnede çalan soundtrack ve Nezuko ile Tanjiro arasındaki kardeş bağını sonunda doğru biçimde hissettirebilmesi olmuştu. Bu sahne aldığı övgüleri sonuna kadar hak ediyordu. Ardından gelen iki bölümle beraber de bu dağdaki maceramız bitti ve son beş bölüme girmiş olduk. Bu son beş bölüm, bize İblis Katletme Birliği'nin en yüksek rütbeli avcıları olan ve ilerleyen sezonlarda da bolca göreceğimiz "Hashira"ları tanıtmak dışında baya boş bölümlerdi. Sezon finalinde de ana karakterlerimiz devam filminin geçeceği olan trene bindiler ve böylelikle de ilk sezonu bitirmiş olduk. 

 Kimetsu no Yaiba güzel bir maceraydı ve aşırı akıcıydı, ben izlemeye başladığımda yirmi ikinci bölümü yeni yayınlanmıştı ve iki günde güncele gelmiştim. Animeyi çok sevmiştim ama tamamen ciddi gidip işin içine hiç komedi karıştırmasalar daha tatmin olmuş bir biçimde ayrılabilirdim. Şu an bu anime için bir kısım aldığı övgüleri hak ediyor diyor başka bir kısım ise overrated olduğunu düşünüyor. Ben her ne kadar animeyi sevmiş olsam da overrated olduğunu düşünenlerdenim ama bazılarının abarttığı kadar da overrated olduğunu düşünmüyorum. Bana Kimetsu no Yaiba, çoğu sitede aldığı aşırı yüksek puanları hak etmese de yine de çok iyi bir anime.

Image

https://www.turkanime.net/anime/kimetsu-no-yaiba

10| Youjo Senki Movie

7| Youjo Senki Movie

Stüdyo: Nut

Yayın Sezonu: Kış (Sinema), Yaz (BD)

Türler: Aksiyon, Askeri, Büyü

Bölüm Sayısı: 1 Film

Kaynak: Hafif Roman

 Bu film için Youjo Senki'nin 13-17. bölümleri desek pek de yanlış söylemiş olmayız. Çünkü, ilk sezonun bıraktığı yerden devam ediyor ve kendi içindeki olayları tam anlamıyla sonlandırmadan bitiyor. İlk sezon ile büyük ölçüde aynı elementlere sahip. Yine büyü ile dolu büyük ölçekli savaş sahneleri, askeri taktikler ve harika aksiyon sahnelerine sahibiz. Kısaca bu, bildiğimiz ve sevdiğimiz Youjo Senki. Kendi içinde bir olay başlatıp yine kendi içinde o olayı bitirmek yerine birinci ve ikinci sezon arasında bir köprü görevi görmesi için tasarlanmış bir film. Tabi film olmasının getirdiği bir takım avantajları da var. Mesela 3D CGI kullanımı ve animasyonlar çok daha iyi. Özellikle CGI kullanımında büyük gelişim var. İlk sezonun ikinci yarısında bir şehrin içinde geçen savaşta mekanın büyük çoğunluğu CGI ile tasarlanmıştı ve göz kanatıyordu. Bu filmde de benzer bir şehir savaşı sahnesi var ama bu sefer CGI çok iyi kullanılmış. Mary vs Tanya kapışması tam bir görsel şölendi. Umarım ikinci sezon çabucak çıkar.

Image

https://www.turkanime.net/anime/youjo-senki-movie

9| Seishun Buta Yarou wa Yumemiru Shoujo no Yume wo Minai

8| Seishun Buta Yarou wa Yumemiru Shoujo no Yume wo Minai Movie

Stüdyo: CloverWorks

Yayın Sezonu: İlkbahar (Sinema), Sonbahar (BD)

Türler: Doğaüstü, Dram, Komedi, Romantizm, Psikolojik

Bölüm Sayısı: 1 Film

Kaynak: Hafif Roman

 Seishun Buta Yarou, 2018'in en sevdiğim animelerinden birisiydi ve devam filmini de merakla bekliyordum. Beklemediğim şey ise BD versiyonun bu sene çıkmasıydı. Ben bu filmi anca 2020'de izleyebiliriz diye düşünmüştüm ama aralıkta BD versiyonu internete düştü ve ben de indirip izlemeye başladım. Öncelikle şunu söylemeliyim ki eğer ilk sezonu fazla hatırlamıyorsanız bu filmi izlemeden önce o sezonu tekrar izlemenizi öneririm. Çünkü, film size hazırlanma fırsatı vermeden aşırı hızlı bir şekilde başlıyor ve bu hızını hiç azaltmıyor. Filmin başlarında böyle hızlı bir girişle karşılaştığımda baya afalladım ve ekranda neler döndüğünü idrak edebilmem birkaç dakikamı aldı. Eninde sonunda filme odaklanmayı başarabildim ama yine de filmin ilk yarısı beklentilerimin çok altında kaldı. Shouko, Mai ve Sakuta'nın arasında geçen diyaloglar çok ucuzdu ve sanki düşük bütçeyle çekilmiş kötü bir yapımdaki kötü oyunculukları izliyormuşum gibi hissettiriyordu. Ancak, ikinci yarıya geçtiğimizde işler daha güzel bir hal almaya başladı. Açıklanan gerçekler ve ana karakterlerimizin yaptığı seçimler, gerçeği mi yoksa bir rüyayı mı izlediğimi ayırt edemememe sebep oldu ve izleyicinin gerçeklik algısı ile oynayan bu tarz hikayeleri seven birisi olarak ben buna tek kelime ile bayıldım. Bir de üstüne güzel dramı ve güzel senaryosu eklenince film, gözümde ilk sezonun seviyesine yaklaştı.

 Bu arada cidden filmin sonlarına doğru yaşanan olaylar insanın kafasını feci şekilde karıştırıyor. Çünkü film, yaşanan olayları izleyiciye net bir biçimde anlatmaya çalışmıyor. Verdiği parçaları sizin birleştirmenizi istiyor ve filmi başından sonuna kadar tam odak izlemezseniz finalde yaşanan olayı anlamamanız oldukça muhtemel. Şahsen ben filmi odaklı bir biçimde izlediğimi düşünsem bile final sahnesinden sonra akan jeneriğe boş boş bakıp yaşanan olayı kafamda anlamlandırmaya çalıştım. Jenerik bittiğinde karşımdaki siyah ekrana hala daha bakar haldeydim ve üstüne biraz daha kafa patlattıktan sonra anca aklıma yatan birkaç cevap bulabildim ama bu cevapların doğru olup olmadığından hala daha emin değilim. 

 Bazı şeyleri izleyicinin yorumuna ve parçaları kafasında birleştirme yeteneğine bırakan yapımları seven birisi olarak ben bu filmden mutlu bir şekilde ayrıldım ama izlediği şeye kafa yormayı sevmeyen kişilere film oldukça karışık ve anlaması zor gelebilir.

Image

https://www.turkanime.net/anime/seishun-buta-yarou-wa-yumemiru-shoujo-no-yume-wo-minai

8| Vinland Saga

Stüdyo: Wit Studio

Yayın Sezonları: Yaz ve Sonbahar

Türler: Aksiyon, Dram, Macera, Seinen

Bölüm Sayısı: 24

Kaynak: Manga

 Fantastik veya gerçekçi olması fark etmeksizin orta çağ temasına bayılan birisiyim, bu yüzden de Vinland Saga benim için paha biçilemez bir deneyimdi. Vikingleri yansıtma konusunda biraz daha sert olsa daha iyi olabileceğini düşünsem de yine de Vinland Saga'da yaşadığım maceranın her bir anından ayrı bir keyif aldım. Gerek oluşturduğu harika atmosferi, gerek akıcı olay örgüsü, gerekse de ilgi çekici karakterleri ile Vinland Saga, 2019'da ekran başında geçirdiğim vakitleri eğlenceli kılan animelerden birisiydi. Her insanın bir şeyin kölesi olduğu çürümüş dünyasında sık sık bize "Gerçek bir savaşçı nedir?" sorusunu sordurtup, Vikinglerin ne kadar barbar ve vahşi insanlar olduğunu göstermesi ve savaşın saçmalıklarından bahsetmesi, onu "Egeeeveveveeee KAN VAHŞET SAVAŞ TECAVÜZ!!!!!!!" şeklinde ilerleyişi olan ortalama bir Orta Çağ-Aksiyon yapımından farklı kılan güzel ögelerdi.

 Her ne kadar manzara sahneleri bakımından harika kareleri olsa da animasyon ve çizim kalitesi açısından çok büyük sorunları vardı (özellikle 3D CGI konusunda) ama yine de Vinland Saga bana sayılı Orta Çağ animesinin yaşatabileceği bir deneyim sundu ve 2019'un en sevdiğim animelerinden birisi haline geldi. Eğer siz de benim gibi bu tarz temaları seven birisiyseniz, Askeladd isimli harika karakterin bu muhteşem macerasını kaçırmamanızı öneririm.

Image

https://www.turkanime.net/anime/vinland-saga

7| Beastars

Image

Stüdyo: Orange

Yayın Sezonu: Sonbahar

Türler: Dram, Psikoloji, Shounen, Slice of Life

Bölüm Sayısı: 12

Kaynak: Manga

 Anime izleyicileri yıllar içerisinde o kadar fazla kötü 3D CGI'a maruz kaldı ki ister istemez çoğu kişide animede CGI kullanımına karşı bir ön yargı oluştu ve ben de bu ön yargıya sahip kişilerden birisiydim. Her ne kadar belli bir seviyenin üstündeki 3D CGI'ın, 2D tasarımlar ile beraber kullanılmasına aldırış etmesem ve yer yer bunu daha iyi bulsam da tamamen CGI olan animeler beni irite ediyorlardı. Çünkü, görsel anlamda aşırı çirkinlerdi. Ancak, bu durum 2 sene önce değişti. 2 sene önce sonbahar mevsiminde Houseki no Kuni isimli bir anime çıktı ve beni görselliğine resmen hayran bıraktı. Bu anime neredeyse tamamen CGI ile yapılmıştı ve gerek atmosfer gerekse animasyonlar konusunda harika duruyordu. Animenin her saniyesinde, prodüksiyon ekibinin işine ne kadar çok önem verdiğini hissediyordunuz. Houseki no Kuni, kolaya kaçılmak için tamamen CGI yapılmış bir anime değildi. Bu animenin ardından ben sektörde daha fazla kaliteli Full CGI anime görmeyi beklemiştim ama işler pek de öyle olmadı. Houseki no Kuni'nin görsel anlamdaki üst düzey başarısına rağmen Orange gibi bir stüdyo daha çıkmamıştı. İş böyle olunca ben de Orange'a dönüp bir sonraki işlerinin ne olacağını merak etmeye başladım ve 1.5 sene sonunda yeni projeleri Beastars'ı duyurdular. Her ne kadar iki sene sonunda Orange'tan yeni bir Full CGI anime görecek olmamız konusunda heyecanlansam da büyük bir endişem vardı. Bu endişemin temel sebebi Beastars'ın, insanlar yerine antropomorfik hayvanların olması dışında hemen hemen bizimkisi ile aynı dünyada geçmesiydi. Houseki no Kuni'de ekranda aynı anda bulunan karakter sayısı birkaç spesifik sahne dışında 5'i geçmiyorken, bu animede çok daha fazla karakter kullanılacaktı ve bu beni animasyonların kalitesi konusunda baya endişelendirmişti ve maalesef bu endişemde haklı çıktım. Houseki no Kuni'deki o pürüzsüz animasyonun aksine Beastars'taki animasyonlar sanki 15 FPS'miş gibi hissettiriyorlardı. Yani en azından ilk bölümlerde olay böyleydi, bölümler ilerledikçe animasyonlar biraz daha iyi hale gelmeye başladı ya da benim gözüm alıştı; her iki türlü de üçüncü bölümden sonra animasyonlar konusunda pek sıkıntı çekmedim.

 Beastars, toplumsal ve bireysel eleştiriyi ön planda tutan bir anime. Animede sık sık toplumdaki ayrımcılık ve ön yargılar bize gösteriliyor. Başkahramanımız olan Legoshi de etrafındaki kişilerin ona karşı olan ön yargılarından dolayı içine kapanık biri haline gelmiş kibar bir kurt. Birkaç kısım haricinde hikaye genel olarak Legoshi'nin benliğini keşfetmesi, ne olduğunu kabullenmesi ve kendini daha iyi ifade edebilmesi üstüne kurulu. Legoshi'nin on iki bölümde geçirdiği değişim hem muazzam hem de doğal. Başlarda yanlış anlaşılma korkusu yüzünden fazla konuşmayan ve gölgelerde yaşamayı tercih eden karakterimiz, tanıştığı ve hoşlanmaya başladığı Haru'ya hislerini ifade edebilmek için çok çaba sarf ediyor ve sezonun sonlarına doğru geldiğimizde de tüm hayatı boyunca reddettiği güçlü bir kurt olduğu gerçeğini, yani kendisini kabulleniyor. 

 Hikaye genel olarak Legoshi'nin etrafında dönse de odaklandığı tek karakter o değil bir de Louis ve Haru var. Louis, Legoshi'nin tam tersi kişiliğe sahip birisi. Kendisi bir geyik ve etoburların üstün olduğu bu dünyada otobur olduğu gerçeğini aşıp önemli birisi olmaya çalışıyor. Haru ise bir tavşan, okulun dört bir yanında hakkında her gün farklı bir erkek ile yatıp kalktığı gibi dedikodular dolaşıyor ve bunların çoğu gerçek. İlk başta tavşan içgüdülerinden dolayı sürekli erkekler ile yatıp kalktığını düşünmüştüm ama son bölümlere doğru onun da altından farklı birkaç olay çıktı ve Haru'nun karakterini oldukça derinleştirdi.

 Senaryo ve karakterler anlamında oldukça iyi olan bu animemizin bir başka iyi yönüyse müzikler ve seslendirmeler. Animedeki hemen hemen her müzik iyi olsa da gerilimli sahneler esnasında çalan müzikler harikaydı. Seslendirmeler ise müziklerden bile daha harikaydı. Özellikle gerilim ve aksiyon dozajının yüksek olduğu sahnelerdeki seslendirmeler aşırı başarılıydı.

 Beastars'ın ilk sezonunun bitmesi ile beraber ikinci sezonu duyuruldu, şahsen ben Houseki no Kuni'nin ikinci sezonunun çıkmasını daha çok tercih ettiğimden biraz hayal kırıklığına uğradım. Bir sezon Houseki no Kuni, bir sezon Beastars şeklinde gitseler sanki daha güzel olurdu ama iş yine burada dönüp dolaşıp Netflix'e geliyor. Beastars, Netflix ortaklığında yapılmış bir animeyken Houseki no Kuni değil. Dolayısıyla da doğal olarak stüdyonun tercihi Beastars'ın ikinci sezonunu yapmaktan yana oldu. Umarım işi abartıp Beastars'ın ikinci sezonundan sonra bir de üçüncü sezonunu yapmak yerine Houseki no Kuni'ye yeni sezon çıkartırlar.

Image

https://www.turkanime.net/anime/beastars

6| Shingeki no Kyojin Season 3 Part 2

6| Shingeki no Kyojin Season 3 Part 2

Stüdyo: Wit Studio

Yayın Sezonu: İlkbahar

Türler: Aksiyon, Askeri, Dram, Fantezi, Gizem, Shounen

Bölüm Sayısı: 10

Kaynak: Manga

 Bundan yaklaşık 6 sene önce anime izlemeye başladığımda Shingeki no Kyojin ilk izlediğim animelerden birisi olmuştu. Her ne kadar ilk birkaç bölümünü beğenmiş olsam da ana üçlüsü yüzünden animeden çok çabuk soğumuştum. Armin, Eren ve Misaka bana çok yüzeysel ve klişe karakterler gibi gelmişti. Bunun ardından da uzunca bir süre boyunca Shingeki no Kyojin ile ilgili hiçbir materyal izlemedim ya da okumadım. Ben bu seriden uzakken ikinci ve üçüncü sezonları çıkmış ve tıpkı ilk sezonu gibi büyük ses getirmişti ama benim hiç umurumda olmamıştı. Bir tek ikinci sezondaki o malum Reiner & Berthold sahnesini görüp spoiler yemiştim ve seri ile olan temasım bununla sınırlı kaldı. Sonra Season 3 Part 2 çıktı ve ortalığı kasıp kavurmaya başladı. Başlarda bunun SnK'nın sahip olduğu büyük hayran kitlesinden gelen bir hype olduğunu ve yakında biteceğini düşünsem de bitmedi. Serinin hayranı olmayan insanlar bile SnK S3P2 için hayatlarında izledikleri en iyi animelerden birisi olduğunu söylüyor, çıldırıyorlardı. Hal böyle olunca ben de merak edip seriye kaldığım yerden devam etmeye karar verdim ve bu verdiğim en iyi kararlardan birisiydi. Çoğu kişi tarafından serinin en zayıf sezonu olarak değerlendirilen Shingeki no Kyojin Season 2, tam da benim sevdiğim tarzda bir animeydi. İlk sezondan tanıdığımız bir grup yan karakter, savunmasız bir şekilde devlerin gezindiği açık arazide yapayalnız kalmışlardı; gerilim hat safhadaydı. Bir de bölümler geçtikçe işin içine eklenen gizem perdesi olayı benim için daha da zevkli hale getirmişti. Üçüncü bölümde devlerin aslında insan olduğunu öğrendiğim o an, benim için bu seriyi sadece bir canavar kesme animesinden daha farklı yerlere taşımaya başlamıştı. Karakterlerimizin bir kalede tamamen silahsız bir biçimde etrafları devlerle çevriliyken mahsur kaldığı bölümlerde ise resmen kendimden geçmiştim. Bir de işin içine 12 bölüm boyunca neredeyse hiç düşmeyen yüksek tempo ve Armin-Mikasa-Eren üçlüsünü oldukça az görmemiz eklenince, ilk sezonunu hiç sevmediğim bu serinin ikinci sezonuna tek kelime ile bayılmıştım. Ardından hiç vakit kaybetmeden üçüncü sezona geçtim. Üçüncü sezonun da ilk bölümleri tıpkı ikinci sezon gibi yüksek tempolu başlamıştı, her ne kadar darbe kısımlarının çok hızlı geçildiğini düşünsem de ilk beş bölüme bayılmıştım. Ancak, akabinde yer altı mabeti kısmı geldi. Bu kısımdaki insan vs insan dövüşünü her ne kadar sevsem de geri kalan ögeler ve bu mabetten sonraki bölümler bana sanki, "Hadi duvarların içini çabucak bitirelim de duvarın dışından gelen tehdide daha çok odaklanalım." amacıyla hızlıca geçiştirilmiş gibi hissettirmişti. Özellikle Historia'nın yer altı mabetindeki replikleri benim için tam bir hayal kırıklığıydı. Karakter ağzını her açtığında, "Hayır yapmayın, Historia böyle bir karakter değil!" diye feryat ediyordum. Üçüncü sezonu bu tarz eksilerinden dolayı ikinci sezondan çok daha az sevmiş olsam da yine de ilk sezondan daha çok beğenmiştim, çünkü Armin-Mikasa-Eren üçlüsü yine çok az gözüküyordu ve sonunda asıl konumuz olan Season 3 Part 2'ye geldik.

 Season 3 Part 2; aslında 22 bölüm olması gereken Season 3'ün, Wit Studio'nun para ve iş gücü konusundaki sorunları yüzünden ikiye ayrılmasından ortaya çıkmış bir sezon olduğu için oldukça hızlı bir biçimde başladı. Karakterlerimiz daha bölümün yarısına geldiğimizde çoktan Maria Duvarı'na ulaşmışlar ve bölgeyi ele geçirme operasyonuna başlamışlardı ve bölümün sonuna geldiğimizde ise bu bölgede gerçekleşecek devler ve insanlar arasındaki savaş tam anlamıyla başlamıştı. Sonrasında gelen dört bölüm ise tam anlamıyla bir hız treniydi. Özellikle dördüncü bölümün ikinci yarısında Erwin'in, askerlerini ölümcül bir saldırıya ikna etmesine dibim düşmüştü. Saldırının kendisi çok gaza getiriciydi ama benim en çok sevdiğim nokta her bir askerin yüzündeki korku ve endişe dolu ifadeyi görebilmemizdi. Buradaki askerler, diğer çoğu animedeki gibi yüzleri kask ile kapalı arka plan mankenlerinden ibaret değillerdi. Hepsi birer insandı ve ölümün korkusu dört bir yanlarını sarmıştı ama yine de Erwin'in belki de anime tarihindeki en iyi konuşmalardan birisi olan sözlerini duyduklarında korkuyor olmalarına rağmen, çok büyük ihtimalle ölecek olmalarını bildiklerine rağmen Erwin'in komutasında saldırıyı gerçekleştirdiler. 

"Askerlerim öfkelenin,

Askerlerim nara atın,

Askerlerim saldırın!"

Bu sahneyi izleyebildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. İyi ki ilk sezonuna aldırmayıp bu seriye bir şans daha vermişim.

 Ardından gelen ve sezonun en iyi bölümü olarak adlandırılan beşinci bölüm "Hero" da, her ne kadar bence en iyisi olmasa da, harika bir bölümdü. Armin karakterini daha fazla seviyor olsam büyük ihtimalle benim de favori bölümüm bu olurdu ama Armin'e karşı bir bağlılık hissetmediğim için yaptığı hareket beni fazla etkilemedi. Benim favori bölümüm altıncı bölümdü. Bu bölümde aksiyon olmasa da gerilim çok yüksekti. Karakterlerin yapmak zorunda kaldıkları seçim izleyici için fazla acımasızdı. Bundan sonra geriye kalan dört bölüm ise bize üç sezondur gösterilen olayların arkasındaki sır perdesini açıklamaya yönelik bölümlerdi. İnsanların neden duvarların arkasına saklandığı, devlerin nereden geldiği, "Titan Shifter" dediğimiz kişilerin nasıl insan ve dev formu arasında geçiş yapabildikleri gibi birçok cevapsız soruya bu bölümlerde cevap bulduk; ve artık seri son formuna erişmiş oldu. Final sezonunun 2020 Sonbahar'da çıkacağı ve 24-26 bölüm civarı olacağı çoktan duyuruldu. Son sezon için stüdyonun değişeceği söylentileri yaklaşık 5 aydır ortalıkta olsa da hala daha kesin bir açıklama yapılmadı. Benim bu konudaki tek umudum stüdyo değişse bile serinin yönetmeni Araki Tetsurou ve serideki müziklerin bestecisi Sawano Hiroyuki'nin değişmemesi.

Image

https://www.turkanime.net/anime/shingeki-no-kyojin-season-3-part-2

5| Kono Oto Tomare!

5| Kono Oto Tomare!

Stüdyo: Platinum Vision

Yayın Sezonları: İlkbahar ve Sonbahar

Türler: Dram, Müzik, Okul, Romantizm, Shounen

Bölüm Sayısı: 26

Kaynak: Manga

 Kono Oto Tomare! her ne kadar iki sezon şeklinde yayınlanmış olsa da onu burada sanki 26 bölümlük tek bir sezonmuş gibi değerlendireceğim. Çünkü, açıkça görülüyor ki bu animenin iki sezona bölünmesi Platinum Vision adındaki yeni sayılabilecek stüdyomuzun elinde yeterli bütçe olmamasından kaynaklanıyor.

 Kono Oto Tomare! bir "okul kulübü" animesi ve bu tarzdaki diğer animelerde kolaylıkla görebileceğiniz bir senaryoya sahip. Üst sınıflar mezun olduğu için kapatılma tehlikesi ile karşı karşıya kalmış bir kulüp var ve kulüpte kalan tek öğrenci olan karakterimiz de yeni gelen birinci sınıflardan kulübe üye bulmaya çalışıyor. Bu süreçte de işler onun için iyi gidiyor ve kulübü yeniden canlandırıyor, oldukça klasik bir senaryo. Ancak, Kono Oto Tomare! müziğin ve duyguların gücünü çok iyi kullanıp bu klişe senaryoyu bize harika bir biçimde sunuyor. Bize bir yandan Koto isimli müzik aletinin ne kadar güzel sesler çıkarabileceğini gösterirken, bir yandan da ana karakterlerimiz arasındaki güçlü arkadaşlık bağlarının oluşmasına tanık olma imkanı veriyor. Romantizm türünü de barındırmasına rağmen bu tarz sahneler fazla olmasa da dram sahnelerinin her birisinin ayrı muhteşemlikte olması bu açığı kapatmaya fazlasıyla yetiyor. Özellikle beşinci bölümü, bu sene izlediğim en iyi anime bölümlerinden birisiydi. İlk dört bölümde oluşturduğu harika temeli, kulüp üyelerinin ortak Koto performansı ve Chika karakterinin harika yazımı ile süsleyip ortaya muazzam bir bölüm çıkarmıştı. Çaldıkları parçanın ve bölümün sonuna geldiğimizde şaşkınlık içerisindeydim, bu animeden bu kadar harika bir şey çıkmasını hiç beklemiyordum. Ancak, geri kalan bölümlerin hiçbirisi benim için beşinci bölümün seviyesine çıkamadı. Yirmi beşinci bölüm her ne kadar o seviyeye yaklaşsa da benim gözümde beşinci bölüm kadar büyüleyici değildi. Ayrıca, tıpkı Vinland Saga'da olduğu gibi Kono Oto Tomare! de çok iyi bir anime olmasına rağmen görsel anlamda baya zayıf kalıyor. Yönetmenlik sağ olsun hala daha önemli olan sahneler etkileyiciliğini korusa da çizim kalitesi anlamında bölümler ilerledikçe animenin kalitesi aşağıya doğru gidiyor. Bu eksileri olmasa kendisini rahatlıkla ilk üçüme alırdım ama bu haliyle bile beni fazlasıyla etkileyen bir anime oldu. Umarım üçüncü sezonu gelir.

Image

https://www.turkanime.net/anime/kono-oto-tomare

https://www.turkanime.net/anime/kono-oto-tomare-2nd-season

4| Senki Zesshou Symphogear XV

4| Senki Zesshou Symphogear XV

Stüdyo: Satelight

Yayın Sezonu: Yaz

Türler: Aksiyon, Bilim Kurgu, Müzik

Bölüm Sayısı: 13

Kaynak: Orijinal

 Senki Zesshou Symphogear serisi her ne kadar Japonya'da güzel bir popülariteye sahip olsa da dünyanın geri kalanın da fazla bilinmeyen bir seri. Benim de kendisinden sadece beş ay önce, beşinci sezonunun çıkıp güzel övgüler almasıyla haberim oldu. Seriyi kısaca tanımlamak gerekirse, liseli kızların yarı büyülü mechsuitler giyerken şarkı söyleyerek kötüleri yendiği bir seri diyebiliriz. Her ne kadar kulağa genç kız animesiymiş gibi gelse de beş sezonluk bu serinin ilk iki sezonunda yer yer karanlık tonlara kayıldığı ve daha yetişkinlere yönelik sahnelerin bulunduğu da oluyordu. Ancak, üçüncü ve dördüncü sezonda seri o karanlık tonlarını neredeyse hiç kullanmayıp daha genele yönelik tatlış bir anime oldu. Şahsen ben bu kısımlarda sıkıntıdan dolayı uyuya kaldığımdan üçüncü ve dördüncü sezonu pek hatırlamıyorum, hatırlamak da istemiyorum. Serinin ilk dört sezonu oldukça ortalama animelerdi, bir tek ikinci sezon potansiyel gösteriyordu ama o da pek iyi değildi. Şimdi, "Madem ilk dört sezon o kadar iyi değildi, neden gidip 52 bölüm izledin?" diye. Seri fazla iyi olmamasına rağmen izlemeye devam etmemin iki sebebi vardı; birincisi, beşinci sezon hem hayranlardan hem de benim gibi seriyi fazla sevmemesine rağmen kötü olmadığı için izlemeye devam edenler tarafından o kadar fazla övgü yağmuruna tutulmuştu ki aşırı derecede merak etmiştim. İkincisi ise arka planda güzel bir şarkı çalan aksiyon sahnelerini sevmemden ötürü Symphogear'daki karakterlerin şarkı söyleyerek düşmanlar ile savaşıyor olmasının baya hoşuma gitmesiydi; ve rahatlıkla söyleyebilirim ki 52 bölüm boyunca bu ortalama seriye katlanmamın ödülünü beşinci sezon ile beraber dibine kadar aldım.

 Öncelikle bu sezon, diğer dört sezonun hepsinin toplamından bile daha karanlık tonlar barındırıyor ve bu karanlık tonlar hiç de, "Hadi buraya da iki sivil ölümü koyalım da animemiz yetişkin işi gibi gözüksün." şeklinde yerleştirilmemiş. Bu karanlık tonların çoğu bir amaca hizmet ediyor. Özellikle ikinci bölümdeki o konser salonunda yaşanan malum olay favorimdi. Symphogear XV'in bir başka iyi yaptığı şey ise animasyonlar ve aksiyon sahneleri. Galiba Satelight, nasıl olsa bu final sezonu diye elindeki tüm bütçeyi XV'e yatırmış; her bölümdeki animasyonlar aşırı üst kalite. İlk dört sezonun hepsinde de şöyle bir olay vardı; ilk bir iki bölüm her zaman yüksek tempolu bir açılış yapar, izleyiciyi gaza getirirdi. Sonrasından gelen bölümlerde ise birkaç aksiyon sahnesi daha bulunurdu ama bütçeden dolayı buralar çoğunlukla durgun geçer ve bize o sezondaki düşmanları yavaş yavaş tanıtırdı. Ardından da son bölümlere geldiğimizde animasyon kalitesi ve aksiyon sahnelerinin sayısı artar, yüksek tempolu bir final yapılırdı. Beşinci sezonda ise durgun geçen hiçbir bölüm yok. Her bölüm harika aksiyon sahneleri ve muazzam animasyonlar ile süslenmiş. Ayrıca, bu sezonun konu aldığı olaylar zinciri kış mevsiminde geçtiğinden dolayı gündüz saatlerinde geçen tüm sahnelerde tam benim bayıldığım tarzda, gri renklerin ön planda olduğu kış atmosferi kullanılmış. Tabii bu kadar övüyorum ama animenin sevmediğim yönleri de yok değil. Ufak tefek eksileri bir kenara bırakırsak animenin hiç sevmediğim bir noktası var. Ben bu tarz dünyanın kaderini ilgilendiren hikayelerde, eğer ortada ülkeler arası büyük savaşlar yoksa, yaşanan olaylardan dünyadaki insanların haberinin olmamasını tercih eden birisiyim. Mesela Hunter x Hunter'ın Chimera Ant arcı buna güzel bir örnek. O arcta kahramanlarımız, insanlığı tehdit eden bir kötülük ile savaşıyorlardı ama dünyanın büyük bir kısmının bundan hiç haberi yoktu. Symphogear XV'te de başlarda bu olay olsa da sekizinci bölümden sonra baya abartmaya başlıyorlar. Eyfel Kulesi ve Özgürlük Anıtı gibi yapıların yanında dev sütunların çıkmasına kadar gelmişti olay. Ben de bu tarz olayları pek sevmediğimden ötürü benim için anime son dört beş bölümünde bir tık düştü. Eğer yaşanan olaylar biraz daha gizli kapaklı olsaydı, Senki Zesshou Symphogear XV benim için yılın animesi olma potansiyeline sahipti ama bu haliyle bile taş gibi bir aksiyon animesi.

Image

https://www.turkanime.net/anime/senki-zesshou-symphogear-xv

https://www10.gogoanime.io/category/senki-zesshou-symphogear-xv (İngilizce Altyazı)

3| Fruits Basket 1st Season

3| Fruits Basket 1st Season

Stüdyo: TMS Entertainment

Yayın Sezonları: İlkbahar ve Yaz

Türler: Doğaüstü, Dram, Komedi, Romantizm, Shoujo, Slice of Life

Bölüm Sayısı: 25

Kaynak: Manga

 Fruits Basket 1st Season'ın iyi bir anime olmasını bekliyordum ama bu kadar da iyi olmasını beklemiyordum. Benim bu animeye başlarken izleyeceğimi düşündüğüm şey ortalama bir romantizm animesiydi ve ilk bölümleriyle de sanki bu yolda ilerleyecekmiş gibi duruyordu ama işler öyle olmadı. Altıncı bölümden sonra anime daha dram odaklı bir yapıya bürünmeye başladı. Sık sık birkaç bölümde bir yan karakterlerden birisi üzerinden dram yapılıyordu ve bu dramın işlenişi de harikaydı. Ana karakterlere odaklandığı kısımlarda ise anime dramı biraz azaltıp, ana üçlümüzün arasındaki bağları geliştirmeye odaklanıyordu ama bu bağlar romantik bağlardan daha çok aile bağlarıydı. Anime, ana karakterlerini bize o kadar fazla derecede sanki bir aileymişler gibi yansıtıyordu ki Yuki ve Kyo'nun, Tooru'ya karşı olan utangaç tepkileri olmasa bu üç karakteri kardeş gibi görmeye başlayacaktım resmen. Normalde bu tarz romantizm beklentisiyle başlayıp da beklediğimi alamadığım animeler benim için hayal kırıklığı olurdu ama Fruits Basket'teki dramın işlenişine ve ana karakterlerin arasındaki uyuma o kadar bayıldım ki animedeki romantizm sahnelerinin aşırı az olması beni hiç de rahatsız etmedi. Hatta dram türünü seven birisi olarak bu kadar iyi bir dram animesi izleyebildiğim için kendimi şanslı bile hissediyorum. Özellikle Uotani karakterinin geçmişinin anlatıldığı kısımlara hayran kaldım. Bir animede gördüğüm en duygusal karakter anlatımlarından birisiydi kesinlikle. Nitekim son iki bölüm de 23 bölüm boyunca inşa edilen karakter ilişkilerinin patlama noktası olarak harika bölümlerdi. Sevmediğim birkaç bölümü olsa da genel olarak Fruits Basket 1st Season'a bayıldım. Animenin yaklaşık yarısında değil de büyük çoğunluğunda dram türüne odaklanılmış olsaydı favori animelerimden birisi olabilecek potansiyelde harika bir dram işlenişine sahipti.

Image

https://www.turkanime.net/anime/fruits-basket-2019

2| JoJo no Kimyou na Bouken Part 5: Ougon no Kaze

2| JoJo no Kimyou na Bouken Part 5: Ougon no Kaze

Stüdyo: David Production

Yayın Sezonları: 2018 Sonbahar, 2019 Kış-İlkbahar-Yaz

Türler: Aksiyon, Doğaüstü, Macera, Shounen

Bölüm Sayısı: 39

Kaynak: Manga

 JoJo Part 5 ile alakalı aşırı uzun bir inceleme yazısı yazdığım için kendisinden burada fazla bahsetmeyeceğim. Söylemek istediğim hemen hemen her şeyi inceleme yazısında söylediğimi düşünüyorum. Şu an tek umudum David Production'ın bütçe sıkıntıları yüzünden iflas edip JoJo serisinin havada kalmaması. Kendileri geçtiğimiz günlerde Enen no Shouboutai (Fire Force) animesinin ilk sezonunu yayınlamayı tamamladılar ve 2020 Yaz Sezonu için ikinci sezonu duyurdular. Buradan yola çıkarak JoJo Part 6'nın 2021'den önce gelmeyeceğini düşünebiliriz. Eğer şanslıysak ve Enen no Shouboutai güzel bir satış başarısına erişip stüdyoya temizinden bir para getirebilirse JoJo Part 6'yı 2021'de görebiliriz. Umarım JoJo gibi büyük bir seri devam sezonu gelmeyen animeler mezarlığına katılmaz.

 Part 5'in puanı hala daha gözümde aynı, bir değişiklik olmadı. Dört ay önce yazmış olduğum incelemeye ekleyeceğim tek şey Part 2 animesinin benim gözümde Part 5'ten daha iyi olduğu. Part 5 incelemesini yazdığım sırada Part 2'yi mi yoksa Part 5'i mi daha çok sevdiğim konusunda bir ikilemdeydim ama şu anda eminim, Part 2 hala daha JoJo serisindeki en sevdiğim Part. Eğer Part 5'in ikinci yarısı da ilk yarısı kadar kaliteli olsaydı büyük ihtimalle favori animelerimden birisi olurdu ama yapacak bir şey yok, Part 3'e bu kadar çok para yatırıp bekledikleri geri dönüşü alamamaları üzücü olmuş.

Image

https://www.turkanime.net/anime/jojo-no-kimyou-na-bouken-part-5-ougon-no-kaze

1| Fate/stay night Movie: Heaven's Feel II. Lost Butterfly

1| Fate/stay night Movie: Heaven's Feel II. Lost Butterfly

Stüdyo: ufotable

Yayın Sezonu: Kış (Sinema), Yaz (BD)

Türler: Aksiyon, Doğaüstü, Fantezi, Psikolojik

Bölüm Sayısı: 1 Film

Kaynak: Görsel Roman

 Eğer Fate serisini sadece aksiyonu için izleyen birisiyseniz geçmiş olsun, bu filmden beklediğinizi bulamayacaksınız. Çünkü, bu film sadece bir tane büyük aksiyon sahnesine sahip. Filmin geri kalanı neredeyse tamamen Sakura ve Shirou ilişkisi üstünden gidiyor. Dram, romantizm ve psikolojiye odaklanıyor. Ben zaten filmde aşağı yukarı ne göreceğimi bildiğimden dolayı fazla aksiyon olmaması beni pek rahatsız etmedi. Hatta üstüne hiç beklemediğim tarzda bir sahne ile de karşılaştım. Bilmeyenleriniz varsa söyleyeyim, Fate/stay night adlı görsel romanımız her rotasında H-Scene adını verdiğimiz cinsel içerikli sahnelere sahip. Önceki iki rotamızda karakterler arasındaki bu temas senaryo açısından fazla gerekli olmadığı için +18 sahneler animeye uyarlanırken yumuşatıldı. Mesela; Unlimited Blade Works rotasının sonlarına doğru gerçekleşen bir sahnede Rin ile Shirou görsel romanda işi sonuna kadar götürürken, animede ise sadece yarı çıplak bir biçimde ellerini diğerinin vücuduna koydular. Fakat, bu rotada Shirou ve Sakura arasında gerçekleşen +18 sahnenin senaryoya ve Sakura karakterine doğrudan bir etkisi olduğu için animede de bulunacağı söylendi. Bu beklediğim bir şeydi ama beklemediğim bir şey vardı ki o da bu sahnenin bu kadar duygusal bir biçimde uyarlanmasıydı. Resmen, görsel romandaki kadar ileri seviye bir sahne beklediğim için kendimden utandım. Bu sahne dışındaki dramatik sahneler de harikaydı, Sakura karakterinin çektiği acıları görmek beni bir kez daha üzdü ama büyük kahramanımız Shirou sağ olsun yer yer mutlu da olduk. Keşke Kariya da bugünleri görebilseydi... UBW'nin anime uyarlamasında Shirou'nun neredeyse tüm monologlarını çıkardıkları için baya üzülmüştüm ama çok şükür bu uyarlamada önemli monologları çıkarmamışlar.

 Filmde o "büyük" aksiyon sahnesi dışında pek bir dövüş olmasa da o sahne bana tek başına yetti. Çünkü, tam da bu seriden istediğim tarzda bir aksiyon sahnesiydi. İki tane çıldırmış savaşçı, Allah ne verdiyse birbirlerine dalıyorlardı. Birisi diğerinin kafasına kule fırlatıyor, diğeri ise sahip olduğu muazzam mana kaynağı sayesinde durmadan lazer ışını atıyordu. Hiçbir taktik, strateji, konuşma filan yok; sadece, yaklaşık 5 dakika boyunca harika görseller eşliğinde iki kafayı yemiş savaşçının birbirlerine tüm güçleriyle savaşması var. Ayrıca bu sahnede çalan She Rules the Battlefield ve He Comes Back Again and Again soundtrackleri epikliğin sınırlarını zorluyordu.

 Kısaca ben Heaven's Feel 2'den beklediğimden daha fazlasını alarak ayrıldım. Görsel romanda olup da animeye uyarlanmadığına üzüldüğüm bir iki sahne oldu ama ona da yapacak bir şey yok, bu tarz uzun süreye sahip görsel roman uyarlamalarının hepsinin kaderi bu. Bence önemli olan şey orijinal kaynağa ne kadar bağlı kalındığı değil, ortaya çıkan işin tatmin edici olmasıdır. Fazla aksiyon sahnesi göremediği için üzülenler ise hiç merak etmesinler, Heaven's Feel rotasının finali bir sonraki filmde çok güzel aksiyon sahneleri olacak. Üçüncü film 28 Mart 2020'de gösterime girecek ama BD'sini ilk iki filmde yaptıkları gibi sinema gösteriminden 7-8 ay sonra çıkarırlarsa internete 2020 Kasım gibi düşer.

Image

https://www.turkanime.net/anime/fate-stay-night-movie-heaven-s-feel-ii-lost-butterfly


KAPAK FOTOĞRAFI

Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)

Facebook Yorumları



Disqus Yorumları